Müslüman ülkelerinde kilise inşa etmenin hükmü

Hamdın tamamı alemlerin Rabbi Allah içindir, Salat ve Selam O’nun kerim olan elçisine, ashabına ve ona
tabi olanların üzerine olsun. Bundan sonra:
Mısırlı “el Yevmü’s Sabi” gazetesinin yayımladığı bir yazıya rastladım, o sayfada şu sözler geçiyordu:
(Kiliseler İnşa Kanunu onaylanmasından sonra bir sene….Papa Teodorus:
160 seneden fazla süren bir hatayı düzeltmiştir.. 3000’den fazla kilise ruhsat beklemektedir.. ve her yeni
bir şehirde kilise inşa edilmesi için tahsis edilen araziler hakkında genel kararlar.
6 Eylül 2017 Çarşamba Günü, saat 12.45.
Parlemento geçen 30 Ağustos’ta Mısır Kiliselerin İnşa ve Onarma kanun tasarısını onaylamıştır. Bu
kanun 150 senelik bir süreden bu yana Kıbtilerin ibadethanelerini ilgilendiren ilk kanundur. Kanundan
önce kiliseler “Hatt-ı Hümayun”’a göre inşa edilirdi. “Hatt-ı Hümayun” Osmanlı Dönemine ait bir
fermandı. O vakitlerde Mısır Osmanlı Devleti’ne bağlı bir vilayetti. Kiliselerin padişah fermanına bağlı
olarak inşa edilmesi asırlar boyunca çok zor bir iş olmuştur..)
Ben diyorum ki:
Allah Azze ve Celle şöyle demiştir: (Şüphesiz Allah katında din İslam’dır) Âl-i İmrân Sûresi, 19.
Ve Subhanehu şöyle demiştir: (Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul
edilmeyecek) Âl-i İmrân Sûresi, 85.
Ve İslam Alimleri kiliseler gibi içinde Allah’tan başkasına tapılan küfri mekanların inşa edilmesinin
haramlığına dair icma etmiştir.
Ve Şeyhü’l İslam İbn-i Teymiyye’ye Müslüman ülkelerinde kiliselerin (bulunması) hakkında ayrıntılı bir
soru soruldu. Kendisi (Rahimehullah) soruya şöyle cevap verdi:
“Elhamdülillahi Rabbi’l Alemin: Onların; ‘Müslümanların Hristiyanların mabetlerini kapatmakla
Hrıstiyanlara zulmetmişlerdir’ iddiaları bir yalandır ve Müslüman Alimlerin icmasına aykırıdır. Zira Ebu

Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed (b. Hanbel)’in mezhebi olmak üzere dört mezhep imamları ve Süfyan es-
Sevri, Evzai, Leys b. Sa’d ve onlardan önce gelen Ashab ve Tabiin gibileri, bir devlet liderin güçle ele

geçirdiği topraklardaki, Mısır’da, Irak’ta Sevad ve Berr-i Şam’da- durum olduğu gibi, bunda içtihat
ederek ve yıkılmasının caiz olduğu görüşünü savunan alimlere dayanarak, bütün kiliseleri yerle bir etse
liderin bu eylemi zülum olmaz. Hatta bu konuda liderin yaptığına şahit olanlar ona itaat ve yardım
etmeleri dinen vaciptir. Onlar (Hrıstiyanlar), Müslüman hükümlerini uygalamada itiraz ederlerse
antlaşmayı bozmuş olur ve böylece kanları ve malları helal olur.
Onların; ‘bu kiliseler Halife Hattab’ın Oğlu Ömer’in zamanında mevcut idi ve Raşit Halifeler bunu
onaylamışlardır’ sözleri yine bir yalandır. Çünkü Kahire’nin Hattab’ın Oğlu Ömer’den (Radıyallahu
anhu) üç yüz sene sonra ve Bağdat, Basra, Kufe ve Vasıt’tan sonra imar edildiği mütevatir ilimdendir.
Ve Müslüman (Alimleri), Müslümanların imar ettikleri şehirlerde Ehl-i Zimme’nin orada yeni kiliseler
inşa etmeleri doğru olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Tıpkı Hattab’ın Oğlu Ömer’in (Radıyallahu
anhu) onlara sulhla ele geçirilen topraklarda yeni kiliseler inşa etmemelerini şart koştuktan sonra
Müslümanların sulhla ele geçirdikleri (bölgelerde) eski kiliselerini serbest bıraktıkları gibi. Peki
Müslüman şehirlerinde hal nice olur? Hatta Irak ve Mısır gibi fethedilen topraklarda kiliselerin
varolduğu ve Müslümanlar da oraya bir şehir imar ettikleri bir durumda Müslümanların o kiliseyi
almaları caizdir, ki Müslüman şehirlerinde antlaşma olmadığı bir durumda kilise bulunmasın. Zira Ebu
Davud’un “Sünen”‘inde İbn-i Abbas Radıyallahu Anhuma’dan Rasulullah SallAllahu Aleyhi Ve Sellem’in
şöyle dediği senedi ceyyid olan bir rivayette yeralmaktadır: “Bir yerde iki kıblenin olması uygun
değildir. Bir Müslüman’a cizye yoktur.”
Bkz. “Mecmu’ül-Fetava” (c. 28 / 634-635)
Yine İbn-i Teymiyye (Rahimehullah) “Camiü’l-Mesail”’de şöyle demiştir (3/366): “Mısır topraklarının
sulhla alındığı rivayet olunmuştur ve fethedildiği de rivayet olunmuştur. Bu konuyla alakalı sahih
rivayetleri derince düşünüp değerlendiren alimlere göre iki durum da (iki duruma işaret eden rivayetler)
doğrudur. Zira ilk olarak sulhla ele geçirilmiştir, sonra o toprakların sakinleri antlaşmayı bozunca Amr
b. el-As (Radıyallahu anhu) Hattab’ın Oğlu Ömer’den (Radıyallahu anhu) yardım istemiştir ve Hattab’ın
Oğlu Ömer (Radıyallahu anhu) ona Zübeyr b. el-Avvam’ın (Radıyallahu anhu) aralarında yer aldığı
büyük bir orduyla yardım etmiştir ve Müslümanlar o toprakları ikinci defasında fethetmiştir. Bundan

dolayıdır ki, Bilal’ın (Radıyallahu anhu) Hattab’ın Oğlu Ömer’den (Radıyallahu anhu) Şam topraklarının
ordu üzerinde taksim edilmesini talep ettiği gibi, birçok yollardan Zübeyr’in (Radıyallahu anhu) de
Hattab’ın Oğlu Ömer’den (Radıyallahu anhu) Mısır’ın ordu üzerinde taksim edilmesini talep ettiği
rivayet olunmuştur. Bunun üzerine (Hattab’ın Oğlu Ömer) ashab (Radıyallahu anhum) ile bu konuyu
müşavere etmiştir. Ali b. Ebi Talib ve Muaz b. Cebel gibi ashabın büyükleri, Mısır’ın savaşmaksızın
Müslümanlara kazandırdığı mal olarak ayırmasına işaret etmişlerdir, ki bundan Müslümanların ilki ve
sonu faydalansınlar. Bunun üzerine daha önce Hattab’ın Oğlu Ömer’e (Radıyallahu anhu) bu konuda
ters düşenler kendisiyle hemfikir oldular ve bunlardan bazıları vefat ettiler. Sonra olay bu karar üzeri
sabitleştmiştir. Böylece diyebiliriz ki, Allah Müslümanları onların esirleri ve ele geçirdikleri mal, servet,
taşınabilir mal ve emlaklara sahip kıldığı gibi Allah Müslümanları fethettiklerine de sahip kılmıştır.
Emlakın kapsamına şu binalar girmektedir: kafirlerin ibadethaneleri, konutları, alışveriş merkezleri,
çiftlikleri ve diğer fayda sağlayan arazileri. Aynı şekilde taşınabilir malın kapsamına; hayvan, geçici mal
ve paranın girdiği gibi. Ve kafirlerin ibadethaneleri Müslümanların mülkiyetine ait olmamayı gerektiren
hiç bir özelliğe sahip değildir. Çünkü bu ibadethanelerdeki söylenen sözler ve yapılan ibadetler, ya (asıl
vasfını kaybetip) değiştirilmiştir ya da Allah’ın asla meşru kılmadığı ve sonradan ortaya çıkarılan veya
daha önce Allah’ın meşru kıldığı ve sonradan yasakladığı cinstendir.” Buraya kadar.
Ve İbn-i Kayyım (Rahimehullah) “Ahkamu Ehl-i Zimme” (3/1181) kitabında şöyle buyurmuştur: “Ve
İmam Ahmed (b. Hanbel) şöyle demiştir: Bize (Haddesena) Mu’temer b. Süleyman et-Teymi babasından
tahdis etmiştir (Haddesena: iki ravinin birbirini duyarcasına, aralarındaki görüşmeye işaret eden bir
sözcüktür), o da Hanaş’tan tahdis etmiştir, o da İkrime’den kendisinin şöyle dediğini tahdis etmiştir: İbn-i
Abbas’a Arap toprakları ve Arap Diyarı hakkında; Acemlerin o topraklarda yeni binalar inşa etmelerinin
doğru olup olmadığı sorulmuştur. İbn-i Abbas şöyle demiştir: (Araplar hangi toprakları şehir haline
getirmişse orada Acemin ne kilise inşa etmeleri, ne çan çalmaları, ne şarap içmeleri, ne de domuz eti
yemeleri caiz olmaz. Ve Acem hangi toprakları şehir haline getirip sonrasında Allah Araplara bu
toprakları fethetmelerini nasip edip o topraklara yerleştikleri vakitte Acem için antlaşmada ne (haklar)
varsa yerine getirilir Araplar da antlaşmaya riayet etmeleri gerekir ve Acem’e güçleri yetmedikleri
şeyleri emretmezler.)”
Abdullah b. İmam Ahmed şöyle demiştir: “babamın şöyle dediğini işittim: ‘Müslümanların şehir haline
getirdikleri topraklarda Yahudi ve Hristiyanların orada ne yeni kilise inşa etmeleri ne de çan çalmaları
doğru olmaz, onların kendi toprakları (Müslüman toprakları olmayan) bundan müstesna. Ve Müslüman
topraklarda açıktan şarap tüketme ve satmaları caiz olmaz.’” Buraya kadar.
Ben diyorum ki:
Ve Mısır topraklarının Müslüman mülkiyetine girdiğine ve kafirlerin ibadethaneleri, konutları, alışveriş
merkezleri ve tarım alanları buna dahil olduğuna dayanarak herhangi bir kilisenin inşa edilmesine
müsade edilmesi kesinlikle caiz değildir. Ve küffardan cizye alınması dinen vaciptir.
Rabi b. Hadi Umeyr el-Medhali
Pazarı Pazartesine bağlayan gece / 23 Rabiü’l Evvel 1440

Müslüman-ülkelerinde-kilise-inşa-etmenin-hükmü

Miraç kandilinin kutlamasının hükmü

Hamd Allah içindir, Salât ve Selâm Rasûlullah’ın, âlinin ve ashabının üzerine olsun. Bundan sonra:
İsra ve Miraç’ın; Rasûlu Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in doğruluğuna ve onun Allah indinde yüksek derecesine işaret eden Allah’ın yüce ayetlerinden olduğu konusunda herhangi bir şüphe yoktur.
Ve aynı zamanda Allah’ın mükemmel kudretine ve yarattıklarının üzerindeki yüceliğinin işaretlerindendir. Nitekim Allah Subhanehu Ve Teala şöyle buyurmuştur: “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah her türlü eksiklikten münezzehtir. Hiç
şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” İsrâ Sûresi, 1.

Ve Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in göğe yükseltilmesi ve kendisine göklerin kapıları açıldığı, böylece (Rabbinin) onunla istediği şeyleri konuştuğu, ona beş vakit namazı farz kıldığı, bunun öncesinde Allah (namazı) elli vakit olarak farz kıldığı ve beş vakite indirene kadar Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem devamlı Allah’a müracaat edip hafifletilmesini istediği de bizlere mütevatir derecesinde ulaşmıştır.
Böylece farz namazları vakit olarak beş ve sevap bakımından da ellidir, çünkü her hasenenin (iyiliğinin) karşılığı on misli sevaptır. Bütün nimetlerinden ötürü her türlü Hamd ve minnet Allah’a mahsustur.

İsra ve Mirac’ın hangi gecede olduğunun tayininde sahih hadislerde bir rivayet gelmemiştir. Ne Recep ne de başka bir ayda (sahih hadislerde belirtilmemiştir.) Hadis Ulemasına göre; İsra ve Miraç hakkında varid olan hadislerin hiçbiri Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den rivayet edildiği sabit değildir. Ve İsra ve Mirac’ın hangi gecede yeraldığının insanların unutturulmasında Allah’ın zirveye ulaşmış bir hikmeti vardır. Sahih hadislerde belirlendiği sabit olmuş olsa bile yine de Müslümanlara (o geceyi) herhangi bir
ibadetle özelleştirmeleri caiz olmazdı. Çünkü ne Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem ve ashabı, Radıyallahu Anhum bu geceyi ne kutlamışlardır ne de bir ibadetle onu özelleştirmişlerdir.

Mirac’ı kutlamak meşru olsaydı Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem bunu söz veya fiille ümmetine açıklamış olurdu. Bu
kutlamadan herhangi bir şey vuku bulmuş olsaydı kesinlikle bilinir ve tanınırdı ve ashab Radıyallahu Anhum bize (bu bilgileri) aktarırdı. Zira ashab, Nebileri Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den ümmetin ihtiyacı olduğu her şeyi aktarmışlar, din konusunda hiç bir şeyi ihmal etmemişlerdir, bilakis onlar bütün hayırlı işlerde öne geçenlerdir. Eğer bu gecenin kutlanılması meşru bir amel olsaydı ilk olarak ashab bunu kutlardı.

Ve Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem insanlara en çok nasihat eden insandır. Ve peygamberler en mükemmel şekilde tebliğ (görevlerini) ve emaneti yerine getirmişlerdir. Eğer bu gecenin yüceltilmesi ve kutlanması Allah’ın dininde yeri olsaydı kesinlikle Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem bundan habersiz olmaszdı ve onu gizlemezdi. Böyle bir durum da sözkonusu olmadığı için (Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in o geceyi yüceltip kutlamadığı için) o gecenin yüceltilmesi ve kutlanmasının İslam’da bir yeri
olmadığı anlaşılmıştır. Allah bu ümmet için dinini kemale erdirmiş ve nimetini tamamlamış ve dinde Allah’ın izin vermediği şeyleri teşri edenleri kınamıştır. Nitekim Allah Teala apaçık Kitabında, Mâide Sûresinde şöyle buyurmuştur: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” Mâide Sûresi, 3.
Ve Şûrâ Sûresinde Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Yoksa, Allah’ın izin vermediği bir dini kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var? Eğer (cezaların ertelenmesine dair) kesin hükmü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz, zâlimler için elem dolu bir azap vardır.”

Ve bid’atın müthiş tehlikesine ümmetin dikkatini çekerek, işlenilmesinden ümmetini nefret ettirerek Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den sahih hadislerde bid’attan sakındırma ve sarih olarak bid’atın dalalet
olduğu sabit olmuştur. Bu rivayetlerin arasında yer alan Sahiheyn’de Aişe Radıyallahu Anha’dan Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Kim bizim bu işimizde ona ait olmayan bir şeyi ihdas ederse o şey reddolunmuştur.” Ve Müslim’in rivayetinde: “Kim bizimemretmediğimiz bir amel işlerse o (amel) reddolunmuştur.” Ve Sahih-i Müslim’de Cabir Radıyallahu Anhu’nun şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Bundan sonra: Sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabı, yolların en hayırlısı Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yoludur. İşlerin en şerlisi muhdes olanlardır. (Muhdes: dinden olmayan şeyin din adına çıkarılmasıdır) Dine sonradan sokulan her şey bid’attır, her bid’at dalalettir.” İmam Nesa’i senedi ceyyid olan şu ziyadeyle rivayet etmiştir: “ve her dalalet ateştedir.” Sünen’de İrbad b. Sariye’den kendisinin şöyle dediği rivayet olunmuştur:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize belig (çok tesirli) bir öğüt verdi. Bu öğütten dolayı kalpler ürperdi, gözler yaşardı. Bizler: ‘Ey Allah’ın Rasûlu! Bu öğüt, sanki ayrılmak üzere olan
birinin öğüdüne benziyor, bari bize bir tavsiyede bulun’ dedik. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem şöyle demiştir: ‘Size, takvayı ve başınıza bir Habeşli köle bile emir olsa, onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Benden sonra sağ kalıp uzunca bir hayat sürenler pek çok ihtilaflar göreceklerdir. O zaman sizin üzerinize gerekli olan, benim sünnetime ve doğru yolda olan Hulefâ-yi Râşidîn’in sünnetine sarılmanızdır, ona sımsıkı tutununuz ve azı dişlerinizle sarılınız.
Muhdesattan (sonradan ortaya çıkarılmış şeylerden) kaçınınız. Zira her muhdes bid’attır ve her bid’at dalâlettir (sapıklıktır).’” Ve bu manadaki hadisler pek çoktur. Bid’atlardan sakındırma ve korkutma ashabtan ve ardından gelen Salih Seleften sabit olmuştur.

Bu (bid’atlardan sakındırma ve korkutma) ise ancak bid’atların; dinde ziyadelere ve Allah’ın izin vermediği bir teşri’e sebep olduğu için ve Yahudi ve Hrıstiyanlar olmak üzere Allah’ın düşmanlarının dinde yeniliklerde bulunmaları ve Allah’ın izin vermediği, dinde bid’atlar ortaya çıkarmaları hususunda onlara benzemeye çalışma mahiyetinde olduğu için yapılmaktadır. Ve hakeza bunların hepsinin İslam dinini aşağılama ve eksiklikle suçlamayı gerektirdiği için ve ne kadar büyük bozgunluğa ve çirkin münkere sebep olduğu ve Allah’ın “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” sözüyle çatıştığı ve Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in bid’atlardan sakındıran ve nefret ettiren hadisleriyle çeliştiği için (ashab ve Salih Selef bid’atlardan sakındırmış ve ona karşı insanları korkutmuştur.) Ve umarım ki hakkı arayan için onun bu bid’atı eleştirirken dile getirdiğimiz deliller yeterli ve ikna edici olmuştur.

Demek istediğim şudur: Miraç Kandilinin (İsra ve Miraç gecesinin) kutlanılması, ondan sakındırılması, onun İslam dininde kesinlikle hiç bir yeri olmaması. Ve Allah’ın Müslümanlara yönelik nasihati, dinde teşri ettiği şeylerin ve ilmi gizlemeyi haramlılığını beyan etmelerini zorunlu kıldığı için bir çok topraklarda yayılan bu bid’atı Müslüman kardeşlerimin dikkatine sunmak istedim, ki bazı insanlar bunu dinden saymaya başladılar. Allah’a tüm Müslümanların durumunu ıslah eylemesini, onlara dinde fıkıh (derin anlayış) nasip etmesini, bizi ve
onları hakka sımsıkı sarılmayı ve üzerinde sebat etmeyi, ona ters düşen her şeyi terketmeyi sorarız, şüphesiz ki Allah bunun sahibidir, buna şüphesiz gücü yetendir.

Davetul Enbiya

Kaynak: “Mecmu’ul Fetava ve Makalatin Mutenevvi’a li’ş-şeyh İbn-i Baz (1/183)



Regaip kandili bidat mı ?

Regaip ve Recep ayındaki yapılan bidatlar.

Soru: bazı insanlar Regaip namazıyla ve ayın 27. gecesini ihya ederek Recep ayını özelleştirmektedirler. Bunların şeriatta aslı var mıdır?

Cevap: Recep ayını özelleştirerek Regaip veya Miraç kandili olduğu iddiasıyla 27. gecesini ihya etmenin tamamı bidattır, caiz değildir, şeriatta aslı yoktur. İlim ehlinden muhakkıklar bu konuya dikkat çekmişlerdir ve biz bu konu hakkında birden fazla ifadeler yazıp insanlara Regaip namazının bidat olduğunu açıklamışızdır. (Regaip namazı) insanların Recep ayının ilk Cuma gecesindeki yaptıkları ibadettir. Aynı şekilde Receb’in 27. gecesinde, bu gecenin İsra ve Miraç gecesi (Miraç Kandili) olduğunu itikat ederek onu kutlamak gibi, hepsi şeriatta aslı olmayan bidatlardandır. İsra ve Miraç gecesinin tam hangi ayda olduğuna dair bir tek nass gelmemiştir.

Hangi gecede bilinmiş olmuş olunsa bile yine kutlanılması caiz olmazdı çünkü Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve Sellem o geceyi kutlamamıştır. Aynı şekilde Peygamberimizin Raşid Halifeleri ve diğer Ashabı, Radıyallahu Anhum, (bunu kutlamamışlardır). Eğer bu kutlamaların sünette yeri olsaydı bizden önce onlar kutlamış olurlardı. Hayrın tamamı onlara tabi olmaktad ve onların menhecini izlemektedir. Nitekim Allah Azze Ve Celle şöyle buyurmuştur: “İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır.

Allah onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.” Tevbe Sûresi, 100. Ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in şöyle dediği sahih olarak rivayet olunmuştur: “Kim bizim bu işimizde ona ait olmayan bir şeyi ihdas ederse o şey reddolunmuştur.” Sahih olduğu üzerinde ittifak edilmiştir. Ve yine Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem şöyle demiştir: “Kim bizim emretmediğimiz bir amel işlerse o amel reddolunmuştur.” Müslim tahriç etmiştir. Hadisteki gelen “fehuve redd/reddolunmuştur” “kendisine reddolunmuştur” manasına gelir.

Ve Sallallahu Aleyhi Ve Sellem hutbelerinde şöyle buyururdu: “Bundan sonra: Sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabı, yolların en hayırlısı Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yoludur. İşlerin en şerlisi muhdes olanlardır. (Muhdes: Dinden olmayan şeyin din adına çıkarılmasıdır) Dine sonradan sokulan her şey bid’attır, her bid’at dalalettir, her dalalet ateştedir.” Yine Müslim tahriç etmiştir. Demek ki Müslümanların tamamı için vacip olan sünnete ittiba etmek, o yolda istikamet etmek, onu birbirine tavsiye etmek ve bidatlardan sakınmaktır.

Bunun hepsi Allah’ın şu sözüne dayanılarak yapılması gerekir: “Ve iyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın.” Mâide Sûresi, 2. Ve Subhanehu’nun şu sözüne dayanarak “Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).” Asr Sûresi. Ve Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in şu sözüne dayanarak: “’Din nasihattır’. Kimin için nasihattır ey Rasulullah? denildi. ‘Allah için, Kitabı için, Rasulu için, Müslümanların liderleri ve onların geneli için’ buyurdu.” Müslim Sahihinde tahriç etmiştir. Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in Recep’te Umre yaptığına dair Sahiheyn’de gelen İbn-i Ömer Radıyallahu Anhuma hadisinden dolayı Recep’te Umre yapmanın bir sakıncası yoktur. Ve Hafız İbn-i Recep’in (Rahimehullah) “El-Leta’if” adlı kitabında Ömer ve oğlu ve Aişe’den (RadıyAllahu Anhum) rivayeten zikrettiği üzre Selef de Recep’te Umre yaparlardı ve İbn-i Sirin’den Selefin bu şekilde yaptıklarını nakletmiştir. Tevfik veren Allah’tır.

Şeyhü’l Allame AbdulAziz b. Baz (Rahimehullah)

https://www.sahab.net/forums/index.php?app=forums&module=forums&controller=topic&id=143596

Şiiliğin Müslüman topraklarda yayılmasının tehlikesi

Rafizilik nedir ?

Arap ülkelerinde, Râfizî mezhebinin yayılma faaliyetlerinin önünün açılmış olması
fevkalâde üzücü bir gelişmedir. Bu mezhep hakikaten de ciddi bir şekilde
yayılmıştır. Bu mezhebin yayılmasının arkasında Fars İran liderleri, İslama, Hakka
ve tevhid ehline düşman olan İran âyetullah ve mollaları vardır. Bunlar, Râfizî
mezhebinin yayılması için ellerindeki her türlü zenginliği kullanmaktadırlar. Bu
yayma hareketine, İslam ülkelerini kontrol altına almak için çetin bir mücadele ve
müthiş bir planlama eşlik etmektedir.
Allah; Ehli Beyt’i Râfizîlerden, onların aşırıya giden mezheplerinden ve küfre
dayanan (küfrü gerektiren) aşağıda sıralanmış usûllerinden berî kılmıştır.
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının tekfîr edilmesi.
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin, dürüst ve emin olan
sahabeler yoluyla geldiği için reddedilmesi.
Kur’an’ın tahrîf edilip, münafıklara indirilen nassların sahabeye atfedilmesi.
Ateşe girme konusunda tehdît içeren âyetlerin, başta Ebu Bekir ve Ömer
olmak üzere sahabeye atfedilmesi.
Ve son olarak; sena ve vaad içeren âyetlerin sahabe ve Âl’i Beyt’e
atfedilmesi.
“Allah: ‘İki ilah edinmeyin, O ancak tek bir ilahtır.’ dedi.” [Nahl, 51] gibi
Allah’ın ilahlığına işaret eden tevhîd âyetlerini, kendi imâmlarına indirilmiş
saymaları yine taşkınlıklarının bir göstergesidir. Kur’an nasslarının çoğunu ne
kadar da değiştirip tahrîf etmişlerdir.
Bunların gerçek dînlerini öğrenmek isteyenler bu hususun temel mercîleri sayılan
ve tahrîf hususunda Yahudileri ve Hıristiyanları bile geçen Kuleynî’nin Kâfî’si, El
Kummî Tefsiri ve El Ayyâşî Tefsiri’ni okusunlar.
Cezayir’de, bu aşırı sapık ve yıkıcı mezhebin yayılması, açıkçası kalpleri kederle
dolduran bir durumdur. Cezayirlilerin büyük bir kesiminin Rafz akîdesini
(Râfizîlik) benimsediğini ve bu toplumdan büyük bir sayının Râfizî Kum şehrinde
öğrenim gördüklerini bizzat kulaklarımızla işittik.
Her ne kadar devlet ve alimler tarafından bir direniş mevcut olsa da, bu direniş
maalesef çok zayıf. Peki dînimiz için Kur’an ve Sünnet için Peygamberimizin ashabı
için olması gereken kıskançlık nerede?
Ey Cezayir hükümeti ve halkı! Bu mezhebin yayılması karşısında sessiz kalmanız
vallahi dininiz, hayatınız, siyâsetiniz ve âhirette Allah ile buluşmanız açısından çok
kötü ve tehlikeli sonuçlara neden olacaktır. Çünkü en dehşet verici kötülüklerin ve
bu çok büyük tehlikenin karşısında sessiz kaldınız.
WWW.DAVETUL -ENBIYA.COM

S a y f a | 1

Râfizî dîninin, Cezâyir ve diğer İslam ülkelerinde yayılışı hakkında uyarı.
Bu yıkıcı tehlikeye karşı durulması için Allah’tan, müslümanları şuurlandırmasını
ve akıllarını çalıştırmasını niyaz ederim. Büyük sapıklık ve kötülükler yayan medya
kanallarının kapatılması, bu mezhebin yayılmasının önlenmesinde en önemli
adımlardan olacaktır.
Sırasıyla Râfizîlerin uyguladıkları bazı usûller:
1. Sahabeyi tekfîr edip onlara dil uzatmak Râfizîlerin usûl-u dînlerindendir. Bu ise
ancak sahabe aracılığıyla bilinmesi mümkün olan İslam’ın yıkılması demektir.
Sahabe İslam dinini en mükemmel şekilde yaymışlardır.
2. İmâmet anlayışı; Râfizîlerin usûl-u dînlerinden olup, onların dîni temellerinden
sayılır. Bu, Râfizîlerin aşırıya gittikleri bir konudur. Çünkü dînin temellerini
Rasûlullah beyan etmiştir ve bu temellerin arasında İmâmet yoktur.
3. On iki imâma imân etmek, Râfizîlerde usûl-u dîndendir. Onların imâmlıklarını
tanımayan ise onlara göre kafirdir.
4. Onlar nezdinde, imâmları günah işlemekten hatta yanılmaktan ve unutmaktan
bile masumdurlar. imâmlarını nebî ve rasûllerden daha üstün kabul ederler.
5. Râfızîler, imâmlarının gaybı bildiklerine ve kâinâtın her bir zerresinde tasarruf
sahibi olduklarına itikâd ederler. Bu ise küfrün en büyüklerindendir. Şöyle ki,
imâmları gaybı bilmede ve kâinatta tasarruf etmede Allah’a ortak koşmuşlardır.
6. Yine yalan söyleyerek, Rasûlullah’ın hilâfet için Ali’yi vasî tayin ettiğini ve
Sahabenin, halifeliği Ali’den gasp ettiklerini iddia etmektedirler. Bu iddia bir yalan
olup sapıklıklarının, sahabeye karşı sergiledikleri azgınlığın ve onları tekfir edip
lanet etmelerinin temelini oluşturur.
7. Yine onların iddia ettikleri hurafe ve efsanelerinden olan ve 1200 yılı aşkın bir
süredir serdapta bekledikleri, Ehli Beyt’ten olan Mehdileri vardır. Daha ortada
olmadığı halde onun, on ikinci imâm olduğunu iddia ederler. Zikrettikleri Mehdî ise
aslında daha yaratılmamıştır. Rasûlullah’ın bahsettiği Mehdî haktır, gerçektir ama
Rafizîlerin iddia ettiği aynı Mehdî değildir. Yine efsanelerinden biri de, iddialarına
göre Râfızîlerin imâmlarından biri olan Mûsâ b. Câfer’in kendi döneminde
yaşayanlara şöyle dediğidir: “Eğer siz uzun yaşarsanız onu göreceksiniz”. Bu
vaadin üzerinden 1249 sene geçtiği halde onu hâlâ görmemişlerdir. Bu durum
onların bu sözünün asılsız olduğunun göstergelerindendir. Mûsâ b.Cafer hakkında
uydurdukları bir yalandır.
WWW.DAVETUL -ENBIYA.COM

S a y f a | 2
Râfizî dîninin, Cezâyir ve diğer İslam ülkelerinde yayılışı hakkında uyarı.
8. Ric’at akîdesi; Şiilerin, İmâmiyye tâifesine göre imânın temellerinden sayılır.
Râfizî dinine göre bu akideye itikâd etmeyen kâfirdir. El-Âlûsî der ki: “Ehli Sünnet
mezhebine göre doğru itikâd, ölülerin kıyâmetten önce dünyaya bir daha
dönmeyeceği doğrultusundadır.”
İmâmiyye’nin tamamı ve bazı başka Râfizî fırkaları ise Ric’at akîdesi üzeredirler.
Yine onlar Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, El-Vasiy (Ali radiyAllahu anhu), El-
Sibteyn (Hasan ve Hüseyin radiyAllahu anhuma) ve onların düşmanları saydıkları
üç halîfe (Ebu Bekir, Ömer ve Osman), Muâviye, Yezîd, Mervân, İbn Ziyâd ve
benzerleri ile diğer imâmlar ve onları öldürüp zulmedenlerin hepsinin Mehdî’nin
gelişinden sonra Deccâl hadisesinden önce diriltilip işkence edileceği ve kısasa
tabi tutulacağını ve daha sonra onların ölecekleri ve kıyamet günü tekrar
diriltileceklerini söylemişlerdir. Allah bu Rafizîler’in belasını versin.
9. Onların, Sahabenin Kur’an’ı tahrîf ettiği iddiası ise akîdelerinin temellerindendir.
Haşa! Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbı, Allah’ın kitabından bir
kelime dahi tahrîf etmemişlerdir. Allah’ın kitabını tahrîf edenler ancak Rafizîlerdir.
Onların, Kur’anın lafızlarına ve manalarına yaptıkları tahrîfler ne kadar da çoktur.
Tahrîflerinin çoğu ise vaad ve tehdît âyetlerindedir.
Kafirler ve münafıklar hakkında inen âyetleri de sahabeye isnad ediyorlar. Aslında
onlar, yani Râfızîler bu âyetlerin muhtevasına daha müstehaktırlar.
10. En önemli usûllerinden biri de takiyyedir. Onlara göre takiyye, dînin onda
dokuzu dur. Takiyyesi olmayanın ve takiyye yapmayanın dîni yoktur. Ebu Cafer’e,
onun şöyle dediğini nisbet ederler: “Allah bize ve size dîninde takiyye den başka
bir şeyden razı olmamıştır”. Yine Ebu Cafer’e: “Takiyye benim ve atalarımın
dînindendir, takiyyesi olmayanın imânı da yoktur” dediğini nisbet ederler. Bkz.
El Kafi El Kuleyni 2.C 217-218.
11. Kabirlerin üzerine türbe inşa edilmesi, -özellikle imâmlarının kabirlerikabirlerin
tavaf edilmesi, kabirdekilerden yardım istenmesi, bunlar için büyük
miktarda paraların sarf edilmesi, onlara adaklar adanması ve eşiklerine
kurbanların kesilmesi onların dînlerindendir. Bu ameller ise şirkin en
büyüklerindendir.
12. Dînlerinin önemli parçalarından birisi de; Önceleri Rasûlullâh’ın ihtiyaç ve
zarûret halinde ruhsat verip daha sonra Allah´ın emriyle ümmetini bundan
nehyettiği muta nikahıdır. Muta nikahının haramlığını rivâyet edenlerden biri de
Ali (radiyAllahu anhu) dur. Şia ise, muta nikahını müstehap sayıp onun faziletlerine
dair şeriatlarında akıl almaz rivâyetler nakletmişlerdir. Şu rivayetler gibi:
WWW.DAVETUL -ENBIYA.COM

S a y f a | 3

Râfizî dîninin, Cezâyir ve diğer İslam ülkelerinde yayılışı hakkında uyarı.
“Kim mümine bir kadınla muta yaparsa yetmiş defa Kabe’yi ziyaret etmiş gibi
olur.” Ve yine Saduk, Sadık(aleyhisselam)’ın şöyle dediğini rivâyet etmiştir:
“Şüphesiz ki muta benim ve atalarımın dinindendir. Kim onunla amel ederse
bizim dînimizle amel etmiş ve kim de onu inkar ederse dînimizi inkar etmiş
ve dînimizden başka bir dîne inanmıştır.”
Bu şekli ile Muta nikahı, onlar nazarında onu terk edenin kafir olacağının en önemli
asıllarındandır. Yine rivayetlerinden biri de şudur: “Kim ki bir defa muta yaparsa
onun derecesi Hüseyin’in derecesi gibidir. Kim iki defa muta yaparsa onun
derecesi Hasan’ın derecesi gibidir. Kim üç defa muta yaparsa Ali’nin derecesi
gibidir. Kim de dört defa muta yaparsa onun derecesi benim derecem
gibidir.”
“Aleyhisselam” kelimesi, onların (Râfızîler) tabirlerindendir. Dinimize göre doğru
olan ise; eğer onlardan biri sahabeden ise “radiyallahu anhu” denilmesi, tabiinden
ve sonra gelenlerden ise “rahimehullah” denilmesidir.
Bu, Râfızîlerin dîninden bir kesittir. Şu da var ki onların sapıklıkları ve küfürleri
ciltleri doldurur cinstendir.
Yazan: Rabî b. Hâdî b. Umeyr El-Medhalî
Tarih: 21 Cemadi El Ahire 1432
1. Ric’at akîdesi : İmâmiyye’nin birçok ölünün kıyamet gününden önce dünyaya
tekrar dönmesi gerektiğine dair inancı.

TAHZÎRUN MİN İNTİŞARİ DÎN’İR-RAVÂVİZ FÎ’L-CEZÂIR VE GAYRİHÂ MİN
BULDÂNİ’L-MUSLİMÎN.
RÂFIZÎ DİNİNİN CEZAYİR VE DIĞER İSLAM ÜLKELERİNDE YAYILIŞI HAKKINDA
UYARI
http://www.rabee.net/ar/brochures.php?id=3
WWW.DAVETUL -ENBIYA.COM