Ulemânın Makâmı Ve Onlara Rücû Etmenin Vâcipliği

(“مكانة العلماء ووجوب الرجوع إليهم”)

Şeyh Dr. Arafât b. Hasan el-Muhammedî.

(davetulenbiya.com tarafında tercüme edilmiştir)

 

Muhakkak ki sözlerin en doğrusu Allah’ın kelamı, yolların en hayırlısı da Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in yoludur. İşlerin en şerlisi sonradan ortaya çıkarılanlardır. (Dinde) her sonradan ortaya çıkarılan, bidat, her bidat dalâlet, her dalâlet de ateştedir.

Sonra

Ammâ ba’d:

Bu güzel ve inşaAllah Teâlâ mübarek buluşmada ve bu gecede, Salı gecesinde, ki bu Zi’l Ka’de ayının 27. gecesidir. Bu kısa sohbette Allah Subhânehu Ve Teâlâ’dan bu sohbetle fayda vermesini istiyorum. Bu gece 1440 senesinin 27. gecesidir ve bu mutevazı ve muhtasar sohbet ulemânın makâmlarına taalluk eden ve ulemâya rücû etmenin (dönmenin) vâcipliği hakkında olacaktır.

Muhakkak ki Nebi Aleyhi’s Selatu Ve’s Selam bizlere kıyamet alâmetleri hakkında haber vermiştir. Rasûlullah’ın, hakkında haber verdiği kıyamet alâmetlerinden birisi de ulemânın kabzedilmeleridir (yani ölümleridir). Aleyhi’s Selatu Ve’s Selam Sahihayn’da (Buhari ve Müslim) rivâyet edildiği gibi Allah Teâlâ’nın “Allah Teâlâ ilmi kullardan çekip alarak kabzetmez, ilmi âlimlerin ölümüyle kabzeder ta ki hiç bir âlim bırakmaz insanlar da cahilleri başlar edinirler onlar da sorulduklarında ilimsiz fetva verir, kendileri dalâlete düşer başkalarını da dalâlete düşürürler.” dediğini haber vermiştir.

 

Yine Nebi Aleyhi’s Selatu Ve’s Selam Buhari, Müslim ve diğerlerinde olduğu gibi kıyamet alâmetlerinden olarak ilmin azalacağını, zamanın yakınlaşacağını, fitnelerin ortaya çıkacağını ve cehaletin çoğalacağını haber vermiştir ki bunların hepsi kıyamet alâmetlerindendir.

 

Allah Subhânehu Ve Teâlâ’nın sena ettiği ilim ise, ki Kur’an’da da ilme birçok üslupla sena edilmiştir, bu ilim şer’i ilimdir.

 

Hakikati Allah korkusu (haşyetullah) olan Allah’ın, âlimin kalbine bıraktığı nur bu âlimi ittiba eder kılan, hevaya uymaktan ve bidat ortaya çıkarmaktan alıkoyan ilimdir.

 

Ulemâ Allah’ın kendilerini kalplerinin mutmain olmasıyla rızıklandırdığı kimselerdir. Öyleki bir Müslüman onların fetvasını duyduğunda nefsi sükûn bulur ve basireti nurlanır, hücceti kuvvetlenir.

 

İşte âlimler onlardır ve onlar azdırlar. Bu yüzden Allah’ın Kitabında, Allah Subhânehu Ve Teâlâ onlara sena etmiştir. Allah’ın Kitabında Allah’ın onların şahitliğinden razı olduğundan başka bir âyet varid olmasaydı dahi yeterli olurdu. Ve bu senâ ve bu tezkiye kafi gelirdi ki Kur’an’da ilim ehline sena birçok üslupta gelmiştir. “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka hak ilah olmadığına adaletle şâhitlik ettiler. Ondan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bu âyette Allah Subhânehu Ve Teâlâ kendisinin bu tevhide ilk şahitlik eden olduğunu haber vermiştir sonra melekler şahitlik etmişler ve aynı şekilde ilim sahipleri de şahitlik etmişlerdir. Ve ilim ehlinin şahitliği meleklerin şahitliği ve Allah’ın vahdâniyetine olan şahitliğinden sonradır. Bu da büyük bir fazilettir. Bunun için Allah Kur’an’da “İnkar edenler, ‘Sen peygamber değilsin’ diyorlar. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve bir de yanında kitab’ın (Kur’an) ilmi bulunanlar yeter.” (Ra’d, 43) buyurmuştur. İşte bu âyeti kerimelerde ilmin fazileti, ilmin yeri/makâmı beyan edilmiştir “İşte bu misalleri biz insanlar için getiriyoruz. Onları ancak âlimler düşünüp anlarlar.” (Ankebût, 43.) Bu sıfatları ve güzel sıfatların en kamil olanını âlimlere has kılmıştır bu da delilidir: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette âyetler vardır. ” (Âl-i İmrân, 190) öyleyse onlar Allah’ın Kitabında ve Nebi Aleyhi’s Selatu Ve’s Selam’ın sünnetinde tilâvet edilen şeyi tedebbür ve tefekkür eden rasih âlimlerdir.

Bu yüzden Rasûlullah Aleyhi’s Selatu Ve’s Selam “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette âyetler vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler…” (Âl-i İmrân, 190) âyetini okuduğunda, İbn Hibban ve diğerlerinin sahih isnadla rivâyet ettikleri üzere şöyle demiştir: “bu gece bana öyle âyetler inmiştir ki onu okuyupta onda tefekkür etmeyen kimseye yazıklar olsun.” Bu âlimlerin işidir ki onlar Kur’an’ı tedebbür etmişler, bu yüce Kur’an’ı, âyetlerini bilmişlerdir. Gerek metluv olan âyetler gerekse kevni âyetler olsun; bunların hepsi Allah’ın vahdaniyetine delalet etmektedir. Allah da onları şahit olunacak en büyük, yüce şeye şahit tutmuştur ki o da tevhiddir. Bunun için insanların Allah’ı en çok sevenleri âlimlerdir. İnsanların en çok ibadet edeni ilim ehlidir. Aleyhi’s Selatu Ve’s Selam onların varisler yani nebilerin mirasçıları olduğunun ispatında şöyle demiştir: “muhakkak ki âlimler nebilerin varisleridir ve muhakkak ki nebiler dinar ve dirham miras bırakmamışlardır, onlar ancak ilmi miras bırakmışlardır. Kim de bu ilmi alırsa büyük bir pay almıştır.” Tirmizi, İbn Mace ve diğerlerinin rivâyet ettikleri gibi. Öyleyse onlar bu gece kendileri hakkında konuştuğumuz âlimlerdir. Bir kimse kendilerinden bahsettiğim -bu âlimler kimlerdir- diyebilir. Kim o âlimler? Kendilerinden bahsettiğimiz âlimler bu ümmette muteber olan âlimlerdir, rasih olan âlimlerdir, ehli sünnet âlimleridir ki onlar bu dinin hakikatini bilmişler ve bu dine sıdk ve gayretle davet etmişlerdir. Bu söylediğimizle ehli bidatın âlimlerini ve ehli dalâletin âlimlerini kastetmiyoruz. Onlar (âyet ve hadisleri) ezberleseler dahi. Zira şüphesiz ki ilim rivâyetin çokluğuyla değildir. İlim Allah’ın âlimlerin kalplerine bıraktığı bir nurdur. İlim haşyetullahtır (Allah’tan korkmaktır.) Rivâyetin çokluğuyla değildir. Şunu zikrettik, imamlar kendi zamanlarında, yedinci, sekizinci asırda ulemâyı zikrettiklerinde onların hallerini ve zamanlarını vasfedip zamanlarında ulemânın az olduğunu söylerler. Böyle diyorlar. Hatta Zehebi “Tezkiretu’l Huffâz” kitabında olduğu gibi “bugün onlar (ulemâ) azdan daha azdırlar” demiştir. Şöyle demiştir “az olan ilimden az olan kişiler dışında az bir şeyden başka bir şey kalmamıştır. Onlardan bu az ilimle amel edenler ise ne kadar da azdır.” Eğer bu durum Zehebi’nin zamanında böyle ise bizim zamanımızda nasıldır? İşte bu yüzden insanlar âlimle kültürlü ya da düşünürün, vaizin veya kendisine islamî araştırmacı, düşünür vb. denilen kimseyi ayırt edemiyorlar. Bu çok büyük bir karışıklıktır. Maalesef bu karışıklık durumu ortaya çıktığı zaman insanlar ulemâ kimdir, hakikaten şeriat âlimleri kimlerdir, ayırt edemez oldular ve sapmış olan bidatçı insanlara gidiyorlar ki bu insanlarda cehalet ve doğru dinden uzaklaşma vardır. Kendilerine giden insanlar da onları ümmete takdim edip onları âlimler olarak addediyorlar. Bu yüzden insanlarda pek çoğu şu ana kadar “Hasan el-Benna, Seyyid Kutb, Telmesani, Karadavi, es-Sıba’i, aynı şekilde en-Nedevi ilh… el-Kevseri”, -ulemâ bunlardır- demektedirler. Bu sayılanlar ise bidat ehlinin ve dalâlet ehlinin imamlarıdırlar. Ehli sünnetle savaşan, sünneti ve Allah’ın dinini tahrif edenler onların ta kendileridirler. Şu halde onlara nasıl ulemâ denilebilir ki? Bu zamandaki hakkıyla ve sıdkla âlim olanlara geldiklerinde, İmam İbn Baz, İmam İbn Useymin ve diğer ulemâdan olan kardeşleri, şeyh Fevzan, şeyh Rabi ve diğerleri… bu âlimler hakkında şöyle diyorlar: “onlar sultanın âlimleridir.”Onlar hakimlerle (yöneticilerle) murcie, davetçilere karşı ise haricilerdir” diyorlar. Aynen böyle dediler. Kabenin Rabbine yemin olsun ki yalan söylemektedirler. Onların kafaları karışıktır. Bazıları cahilliklerinden, bazıları uzaklıklarından, bazıları da pisliklerinden ve tuzaklarından dolayı. Ve haklarında Allah’ın Kitabında Allah Teâlâ’nın: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de.” buyurduğu o âlimlerin kimler olduğunu bilmemiz lazımdır.

 

Emir sahipleri kimlerdir, onlar ilim ehlidir. Aynı şekilde emirler, yöneticiler. Bu yüzden şeyhu’l islam İbn Teymiyye’nin dediği gibi bu âyeti zikrettiği zaman şöyle demiştir: “ulu’l emir; emir sahipleridirler. Elinde kuvvet ve kudret olan kimse, yöneticiler ve elinde ilim olan ki onlar ilim ehlidir. âlimler ve yöneticiler, çünkü âlimlerin salahı ve yöneticilerin salahı (salih olmaları) ile insanlar ıslah olurlar. Onlar fesada uğradıklarında da insanlar fesada uğrarlar. Bu yüzden sahabe zamanına bakın hulefa-i raşidin zamanında insanlara dinleri hususunda önderlik edip yönlendiren kimdi? Hulefa-i raşidin idi, Allah onlardan razı olsun.” Bu yüzden insanlar ayrılığa düştüğünde, olanlar olduğunda ve zulüm ehlinden kimseler olanlara önder olduğunda İslam’ın bağları tek tek çözüldü, Aleyhi’s Selatu Ve’s Selam’ın haber verdiği gibi.

 

Öyle ise Allah Subhânehu Ve Teâlâ bizim üzerimize o âlimlere rücû etmemizi vâcip kılmış mıdır? Cevap; evet. Allah bizim üzerimize ulemâya rücû etmeyi vâcip kılmıştır. Aynı şekilde başımıza gelen büyük bela, musibetler ve hadiselere dair aynı şekilde Allah’ın dini hususunda anlayamadığımız (müşkiller) sormamızı bize vâcip kılmıştır. Allah Kur’an’da “eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun” demiştir. Allah Subhânehu Ve Teâlâ ümmeti iki kısma ayırmıştır. Bir kısım ki onlar azdırlar; onlar âlimlerdir. Bir kısım da, ki onlar da çok olanlardır, avam yani âlim olmayan insanlardır. Böylece Allah daha çok olanın daha az olana sormasını emretmiştir. Bu Allah Subhânehu Ve Teâlâ’dan bir emirdir. Şüphesiz ki bu âyet ilim ehlinin medhindeki âyetlerdendir. Neden? Çünkü bu âyette o âlimlere rücû edilmesi emri vardır. İnsanların başına gelen bela ve musibetlerde ve dinleri hususunda bilemedikleri muşkil olan her şeyde âlimlere dönmeleri, sormaları lazım ki bu cehalet ortadan kalksın. Bu cehalet ve insanların başına gelen bu bela ve musibetler (nevâzil) ortadan kalksın. Bunlar da ancak âlimlere sormakla ortadan kalkar. Delil ise az önce zikredilendir. Anlayış ve akıl sahipleri kimlerdir? Onlar âlimlerdir.

 

İşte bu misalleri insanlara veriyoruz. Onları da ancak âlimlerden başkası akletmez.” Bu âyette hasr vardır. Bu akletmeyi âlimlere hasretmiştir. Delil de önce nefyetmiş sonra da istisna ile isbat etmiştir. “ancak âlimlerden başkası akletmez” bunun için ulemâ ile cahiller eşit olmaz. Allah Teâlâ bu eşitliğin nefyedilmesi hususunda “De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” (Zümer, 9) buyurmuştur. Şüphesiz ki onlar eşit değildirler, zira ilim ehli Allah’tan haşyet duyan takva ehli, ittiba ehli, taat ve ilim ehlidirler. Öyleyse bu iki sınıf arasında çok büyük fark vardır. Onları (âlimler) Allah Teâlâ büyük bir makâma yükseltmiştir. İman ehli ki onlar ilim ehlidiriler. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.” (Mücadile, 11.) Ve böylece ilim ehlinin dereceleri ve yüksekliği iman ehlinden daha büyük ve çoktur. Onlar haşyet ehlidirler. Allah’tan haşyet duyan ve O’nun vaadinden korkanlardır. “Allah’tan ancak kullarından âlimler korkarlar (haşyet duyarlar.)” (Fatır, 28.) Bu, Allah’ın istediği hakkıyla olan haşyettir. Arif olan âlimler takva ve ilim ehli bu haşyetin hakikatini bilen kimselerdir. Ve onlar Rablerinden korkup O’na ilim ve basiret üzere ibadet etmişlerdir. Bu yüzden şerri hayırdan ayırt eden aynı şekilde batıl ehlinin biriktirdiği ve şer ehlinin istediği kötüyü de âlimlerden daha iyi gören hiç kimse bulamazsın. Allah Subhânehu Ve Teâlâ bize Kârûn’un kıssasında gelenleri zikredip anlatmıştır. “O zîneti içinde kavmine çıkmış, büyüklenip gururlanarak ve böbürlenip şımararak çıkmıştır. Kavmi de ona “böbürlenip şımarma diye nasihat ettiler. Dünyadan nasibini de unutma, Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et, yeryüzünde de fesad çıkarma, muhakkak ki Allah fesad çıkaranları sevmez” diye nasihat ettiler. (Kasas 76, 77.) Bu ona ilim ehli ve anlayış ehlinden bir nasihat idi. Ancak Kârûn kibirlendi ve üstünlük tasladı ve bu malın kendisinin getirdiğini zannedip “O, bana ancak bende bulunan bir ilim sayesinde verildi’ dedi.” Allah Azze Ve Celle’de şöyle buyurdu: “O, Allah’ın kendinden önceki nesillerden, ondan daha kuvvetli ve daha çok mal biriktirmiş kimseleri helak etmiş olduğunu bilmiyor muydu? Suçlulukları kesinleşmiş olanlara günahları konusunda soru sorulmaz (Çünkü Allah hepsini bilir).” Zineti içinde çıktığında dünya ehli kendilerinde Kârûn’un malı gibi servet olmasını temenni ettiler. Allah onu ve evini yerin dibine batırdığında ise o kimseler uyandılar, durumun farkına vardılar. Ancak onlar geç farkına vardılar. İlim ehlinin farkettiği gibi farketmediler, zira ilim ehli şöyle demişlerdi: “Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, “Yazıklar olsun size! İman edip de iyi işler yapanlara Allah’ın vereceği mükafat daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur” dediler.” Kârûn’un yerinde olmayı temenni eden o şahıslar ne dediler? “Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler, “Vay! Demek ki Allah, kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve (dilediğine) kısarmış. Allah bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kafirler iflah olmayacak” demeye başladılar.” O zaman bundan neyi istifade ediyorsun? Bundan ilim ehlinin basiret ehli olduğunu anlar, istafede edersin. Onlar şeriatı en çok bilen insanlardır. İnsanların insanlara faydalı olan şeyi en çok bilenlerdir. Bu yüzden Allah Subhânehu Ve Teâlâ kıyamet günü hakkında şunu haber vermiştir. Rasih olan âlimler ne derler: “kendilerine ilim verilenler ise şöyle derler: “Şüphesiz bugün rezillik, aşağılık ve kötülük kafirlerin üzerine” azabın en kötüsü kıyamet günü o insanların üzerine olur. Bunu ilim ehli, basiret ehli diyor. Onlar nebilerin varisleridirler, ki onlar nebilerin kendilerine tebliğ ile emrolundukları şeyi tebliğ etmişlerdir (ulaştırmışlardır.) Bu yüzden Aleyhi’s Selatu Ve’s-Selam “benim sözümü duyup ve hıfz edip, anlayan ve ulaştıran kulun Allah yüzünü ak etsin” demiştir. Bu da yine âlimlerin işlerindendir: tebliğ, çünkü onlar nebilerin varisleridirler. Allah Subhâne Ve Teâlâ o âlimler için hayır istemiştir, evet. Allah onları dinde ince anlayış (fıkıh) sahibi kılmıştır, onlara tebliği emretmiş onlar da tebliğ etmişlerdir. Onlar nasihat eden ve şefkatli kimselerdirler. İnsanları seven, iyiliği emreden, kötülükten de nehyeden kimselerdirler.

Ancak o âlimler öldüklerinde insanlar da onlar hususunda gerekeni yapmayıp onlara rücû etmeyi terkettiklerinde cehaletten ortaya çıkan ortaya çıktı. Çünkü tasaddur edenler (ilim ehlinden olmadığı halde âlimlik taslayanlar) cahillerdir. İlimden yüz çevirme ortaya çıktı, vahiyden, kitap ve sünnetten yüz çevirme ortaya çıktı. İnsanlar da cehalet ve muhalafetlere yönelip münharif, tasaddur eden kimselere aldandılar. Yalancı şiarlar ortaya çıktı. Ve insanlar ulemâyı terkedip bunlara tabi oldular. Yeni mustalahlar ortaya çıktı. Bunların hepsi insanların zaaf ve ilimden uzak olmaları sebebiyledir.

 

İlme gidilir mi yoksa ilim kendisi mi gelir? İlme gidilir. âlim, insanlara: –ey insanlar ben âlimim bana gelin bana dönün- demez. Bu ulemânın yapacağı bir şey değildir. Bilakis insanlar âlimlere dönmeye gayret ederler. Ona giderler, yanında okurlar, ilminden faydalanırlar ve yönlendirmelerinden istifade ederler. Tabiinin yaptığı gibi. Tabiin ilmi nereden aldılar? (İlmi) sahabeden duymaya gayret ettiler. Ve onlarla birlikte olmaya, onlara rücû etmeye ellerinden geldiği kadar gayret ettiler. Meclislerinde Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in ashabından kendilerinden, daha âlim olan bir kimse olduğunda fetva vermezlerdi. Hatta sahabe, Allah onlardan razı olsun ve onları razı etsin, onlardan birisi kendisinden daha âlim falanca sahabenin mevcut olduğunu bildiğinde onun önüne geçmez ve onun huzurunda fetva vermezdi. İbn Mesud’a karşı Kûfe’de vuku bulan büyük bir değer ve önem taşıyan kıssada Ebû Musa el-Eşari radiyallahu anhu’nun yaptığı gibi: bir grup insanlar gelip mescide girmişlerdi ve halkalar halinde Allah’ı tesbih ediyorlardı. Halka halka oturdular, her halkanın ortasında da yaşça büyük bir adam onlara yüz kere tehlil (La ilahe illallah) yüz kere tesbih (Subhanallah), yüz kere tekbir (Allahu Ekber) deyin- diyordu. Ebû Musa el-Eşari bunu gördüğü zaman İbn Mesud’un yanına gitti ve ona şöyle dedi: mescide geldiğinde görürsün dışarıya çık.” İbn Mesud: orada ne var ey Ebâ Musa?” dedi. Ebû Musa: az önce mescidde bir şey gördüm ve gördüğüm şeye karşı çıktım.” Sonra İbn Mesud çıktı ve bu münker ameli gördü, onların yaptıkları bu amele karşı çıkıp: ey ümmeti Muhammed, ne kadar da hızlı helak oldunuz. İşte onlar nebinin ashabı, halen mevcutlar, bunlar elbiseleri, daha parçalanmadı, ve kap kacağı daha kırılmadı,” sonra şöyle dedi: sizler iki durum arasındasınız: ya siz dalâlet kapısını açmış bulunuyorsunuz ya da Muhammed Aleyhi’s Selatu Ve’s Selam’ın milletinden hidâyeti daha çok olan bir millet üzeresiniz.” Onlar da: ey Ebâ Abdurrahman, hayırdan başka bir şey istemedik.” İbn Mesud’a aynen böyle dediler; hayırdan başka bir şey istemedik” dediler. İbn Mesud da altınla yazılacak şu meşhur sözünü söyledi: Nice hayır isteyen vardır ki hayra isabet etmez (muvaffak) olmaz.” Bu da ulemânın münkere karşı çıkmalarına delalet eder, onlar batıla, bidate ve şeriate muhalif olan şeylere karşı susmazlar. İbn Mesud çıktı, gördü ve karşı çıktı ve onların iki durum arasında olduklarını beyan etti. Ya siz dalâlet kapısını açmış bulunmaktasınız -ki olan budur- ya da Muhammed’in milletinden hidâyeti daha çok olan bir millet üzeresiniz.” Eğer onlar “evet” deselerdi kafir olurlardı, zira Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in yolundan daha hayırlı yol yoktur. İşte bu yüzden İbn Mesud ne yaptı? Onların haricilerden olduklarını bildi ve onlara şu hadisi okudu: “muhakkak ki bir topluluk Kur’an okurlar (okudukları Kur’an) gırtlakların aşmaz” bir rivâyette de“köprücük kemiklerini aşmaz.” Sonra hadisin ravisi Amr b. Selime’nin haber verdiğine göre o halkalardaki kimselerin geneli Nehravan günü haricilerle birlikte sahabeye karşı savaşıyorlardı. Küçük bir bidat onları büyük bir bidata götürdü; Haricilerle başlarına Ali b. Ebî Talib’in olduğu sahabe arasında vuku bulan Nehravan savaşında sahabenin öldürülmesi ve kanlarının helal sayılması. Allah Ali’den ve sahabenin hepsinden razı olsun.

 

Öyleyse şimdi şunu bildik: ulemâya rücû etmenin nasıl vâcip olduğunu ve ulemâdan ilim alınması ve onlara yönelmeye gayret etmenin gerekliliğini de bildik. Onların makâmlarını ve onları sevmenin vâcip olduğunu bildikten sonra onlara saygı göstermenin ve takdir edilmelerinin, onlardan ilim almanın vâcip olduğunu bildikten sonra şunu da bilmemiz gerekir, ki ulemânın mertebeleri derece derecedir. Allah Subhânehu Ve Teâlâ ulemayı tek bir mertebede kılmamıştır. ulemâ farklı mertebelerdedirler. Bu eskiden beri böyledir. Enbiya ve sahabenin farklı mertebelerde olmaları gibi aynı şekilde ulemâ da farklı mertebededirler.

 

İnsanın Rabbinden ilmini arttırmasını çokça istemesi gereklidir, Aleyhi’s Selatu Ve’s selam dediği gibi: Allah ona şöyle demesini emretmiştir: “rabbim benin ilmimi arttır” yani bana öğrettiğine dair olan ilmimi arttır. Bu herkes için sünnettir. Ulemâ için de ilim talebeleri için de; Allah’tan onları faydalı ilimle rızıklandırmasını istemeleri sünnettir. Bunun için Musa Hızır’la buluştuğunda İsrail oğulları Musa Aleyhisselam’a Ey Musa senden daha ilimli birisini biliyor musun?” diye sordular. O da hayır” dedi. Allah Subhânehu Ve Teâlâ da Musa’ya vahyetti. Ona kulumuz Hızır (var)” dedi. Musa da ona gitti. Musa da ona ondan daha önce bilmediği ilmi ondan öğrenmek için gitti ve şöyle dedi: “Mûsâ ona, “Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?” dedi” Kehf, 66.

 

Ve Hızır’dan daha önce bilmediği bir ilmi öğrenerek istifade etti. Öyleyse Allah’ın âlimleri farklı mertebelerde kılması yarattıklarında olan sünnetidir. Bu âlimin şu alanda ihtisası vardır, yine şu âlim hadis alanında, şu âlim fıkıh alanında, şu âlim de tefsir alanında ihtisas sahibidir. Allah ulemâdan birisini kendisinde bütün ilimleri toplayarak seçebilir. Böyle bir kimse de mutlak müçtehid olur. Ve bunların hepsinden insanların sonra bir ilim talebesine gidip âlimleri bırakması, küçüklere gitmesi fazilet ve rusuh ehlini, kendilerine ulemânın ve ümmetin şahitlik ettikleri, yazdıkları kitaplarla temeyyüz eden ulemâyı bırakmaları akıl kârı mıdır? Sonra bu âlime pis ta’nlarla dil uzatıp “onun yanındakiler kötü kimseler,” “o delili anlamadı,” ya da “idrak etmedi” veya “talebelerine taassup etti,” ya da “bunadı.” İşte bu tür ta’nlar ki bidat ehli eskiden beri bu yolla ulemâmıza dil uzatmaktadırlar. Bu ortaya çıkan kimse âlimlerle savaşarak ortaya çıktığı zaman bu dil uzatmakla başladı. “delili anlamıyor, yanındakiler kötü kimseler, etrafındakiler onu kandırdılar, bu konuda sadık değildi, muvaffak edilmedi” bunlarla dil uzatmaya başlıyorlar. İşte olan fesad bundan ibarettir. lim, eğer (ilimdeki kadri, itibarı) küçük biri tarafından gelirse büyük buna karşı çıkar (bundan razı olmaz) bu da dinin fesada uğraması demektir. İnsanların salahına gelince bu, eğer ilim bir büyük tarafından gelirse küçük de bu büyüğü takip eder, ona uyarsa olur. Bu küçük ne yapar? Büyük olana uyar. Ömer’den sahih bir isnadla gelen sahih bir eserde, yani özet olarak küçüklerin yanında ilmin aranması… ve selef ilmin küçüklerden alınmasını kınardı.

 

İşte bizimle bidat ehli arasındaki fark budur. Ehli sünnet büyük âlimlere dönülmesini emreder, rusuh sahibi âlimelere dönülmesini emrederler. (ehli bidat) onlar bunu yapmazlar, büyük âlimlere rücû edilmesini emretmezler, âlimleri hakir görüp onları murcie sayarlar. “onlar sultanın âlimleridir” derler. Bugün de maalesef, ehli sünnet arasından çıkıp zulüm ve fesadla çıkıp aynı şüpheyle ulemâya dil uzatmaya başlayanlar vardır. Onları ulemâyı gözden düşürmeye uğraşırken bulursun “delili anlamadı, etrafındakiler kötü insanlar, hasta, yaşlı ve ve ilh.” Ve bu âlimi gözden düşürüp onun hükümlerini de gözden düşürdüler, hükümlerini kabul etmez oldular.

 

Âlimler hakkında ileri geri konuşmaktan sakının çünkü bu dalâlet ehlinin alâmetlerindir. Ve batıla meyledenlerinin en belirgin alâmetlerinden birisi de âlimlere dil uzatmalarıdır. Eğer müslümanın kanı, malı, ırzı haram ise, öyleyse âlimin durumu nasıldır? Doğrusu, insanlar için bir merci olan, insanların fetvasıyla hareket ettikleri ve büyük bela, musibetler ve hadiselere (nevazil) dair meselelerde fetva veren ve rasih âlimlerden olan âlimin durumu nasıldır? İşte o kimselerin durumu böyle iken âlimleri gözden düşürdüler ve ehli bidata benzemiş oldular.

 

Eğer âlime dil uzatan ve onun kadrini düşüren sözler söyleyen bir adam görürsen, bil ki o adam bidat ehlindendir. Yine Rasullullah Aleyhi’s Selatu Ve’s Selam’ın ashabından birisi hakkında onun kadrini düşürücü şeyler söylerse, o kimse zındıktır. Ulemâ, enbiyanın varisleri değil midir? İşte onlar ulemâya dil uzatıyorlar. Ebû Zur’a nın dediği gibi: Kuran ve Sünneti ibtal etmek için şahitlerimizi cerh etmek istiyorlar. Onlar cerh edilmeye daha evladır ve onlar zındıktırlar.” İşte Ebû Zur’a böyle demiştir. Hatib el-Bağdadi’nin “El-Kifaye” ve diğerlerinde rivâyet ettiği gibi. Bunun için selef insanları âlimlerle imtihan ederlerdi. Hadis ve sünnet imamlarından olan imamlara gelirler, eğer Hammad bin Seleme hakkında kötü konuşan birisini görürsen, onun akidesinden şüphe et. Eğer İbn Abbas’ın mevlası İkrime’ye dil uzatan bir adam görürsen onun akidesinden şüphe et. Eğer Mu’az bin Mu’az’a dil uzatanı görürsen onun akidesinde şüphe et. Aynı şekilde Ahmed bin Hanbel ve Yahya bin Ma’in’e dil uzatan kimsenin de akidesinden şüphe ederlerdi. Ve ilim ehlinden bir çoğu insanları ehli sünnet âlimleri ile imtihan ederlerdi. (âlimlere dil uzatmak ise ehli bidatın yollarındandır.) Bugün de aynı şekilde ehli bidatı ve insanları ehli sünnet âlimleri ile imtihan ediyoruz. İbn Baz, Şeyh İbn Useymin, Şeyh Rabi, Şeyh Fevzan, Luheydan, Şeyh Ubeyd, Şeyh Mukbil ve âlimlerden pek çoğuyla. Onlardan ölenlerden ve hayatta olanlardan… Şeyh En-Necmi ve Şeyh Zeyd, bizim indimizde onlar mihnedir. Onlara dil uzatan bidatçıdır, ehli sünnetten değildir. O âlimler hakkında kötü konuşan veya onlara eziyet veren kimse Allah’ın salih velilerine eziyet vermiştir. Allah Azze ve Celle de velilerinden bir veliye eziyet eden kimse ile harb ettiğini haber vermiştir. Öyleyse bu durum tehlikelidir, ilim eliyle alay etmek basit bir şey değildir. Öyleyse o kimseler âlimlerle nasıl alay edip, dalga geçip, onları kötüleyip çirkin gösterebiliyorlar? Rasûlullah Aleyhi’s Selatu Ve’s Selam hakkında kötü konuşan kimse, kötü konuşup şöyle dediğinde: “Şu Kur’an okuyanlarımızdan karınlarına daha düşkün, daha çok yalan söyleyen ve düşmanla karşılaşma anında da daha korkak olanını görmedim.” Allah Teâlâ şu âyeti indirdi: “Şâyet kendilerine niçin alay ettiklerini sorsan, “biz sadece lafa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk”, derler. De ki: “Allah’la O’nun âyetleriyle ve Peygamberiyle mi eğleniyordunuz?”

Bu tehlikeli meslekten sakınmak gerekir. Bunun için niyetin fasıt olması, kastın kötü olması, dindarlığın ve ibadetin zayıflığı sebebiyle o kimselerden bu fiiller ortaya çıktı. Bu yüzden büyük meselelere ve büyük işlerin içine girdiler. Ne için? Çünkü onlar işin doğrusu baş olma isteğiyle fitneye düştüler. Evet onların durumlarının hakikati budur. Onlar selefin tersine baş olma mücadelesi içine girip, baş olma sevdasıyla fitneye düştüler. Selef baş olmayı isteyen baş olmayı seven nefislerle savaşırlardı. Nefis bunu isteyebilir ancak bu durumda yapılması gereken nedir? Bu nefisle savaşman gerekir. Nefis, baş olmaya, hükmetmeye meyleder. Öyleyse bu nefsi Allah’a karşı takvalı olmakla terbiye etmen gerekir. Şatibi’nin “El-İ’tisam” kitabında dediği gibi: Salihlerin kalplerinden en son çıkan şey hükmetme ve tasaddur sevgisidir.” Bu, salihlerin kalplerinde böyleyse, o yalancı kimselerin kalplerinde nasıldır? Dalâlet ehli ve batıla meyledenlerden olan o kimseler âlimlerle savaşıyorlar. Onlar âlimlere hurûc eden haricilerdir. Baş olmayı ve yeryüzünde büyüklenmeyi seviyorsunuz. Bunların hepsi kalplerin hastalıklarındandır. Bunun için Aleyhi’s Selatu Ve’s Selam şeref ve hükmetme sevgisinden sakındırarak şöyle demiştir: “Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.”

Bu, Rasûlullah’ın müslümanın dininin fesadına dair verdiği bir misaldir. Müslümanın dini neden fesada uğrar? Mal sevgisine olan hırsı ve yükselme hırsı sebebiyle. (Nefis) baş olmak ister, yönetmek ister. Nefsine karşı çık, onu terbiye et ve te’dip et. Ona zarar verip fayda vermeyen mevzulardan uzaklaş. Selefin tercümelerini oku. Bu kötü ahlakla nasıl savaşıyorlardı bak. Ve onlar nefislerini nasıl terbiye ediyorlardı? Ve bu buna karşı nasıl zühd sahibiydiler?. Bunların hepsi takva, vera’ ve Allah’tan korkmaktır ki, bu onları bu durumların hepsinden korur, meneder.

 

Öyleyse bu kısa sohbette önce kendi nefsime sonra kardeşlerime nasihat ediyorum ve diyorum ki; ehli sünneti yarı yolda bırakanlardan hasıl olan ve olmaya devam eden fitnelerin sebeplerinin en büyüklerinden birisi şöhret, öne çıkma sevgisi ve ilmi bu işlere araç edinmedir. Şüphesiz ki bu onun zaafına, yalan söylediğine, tembelliğini göstermektedir. O bir şey olmadan baş olmak istiyor. İlmi Allah için taleb eden kimse bunu yapmaz. Zira bu şeref ve makâm sevgisi suretleri kişiyi âlimlerle savaşır hale getirir. Çünkü insanlar ancak âlimlere rücû etmektedirler. Ve o âlimleri güneş ve dolunayı gibi (rehber) edinmektedirler. Onlara rücû edip onlardan istifade etmektedirler. Bazı insanlar merci’iyetin o âlimlere ait olduğunu gördüklerini âlimleri gözden düşürmek ve onlara dil uzatmak için uğraşıyorlar. Bunların hepsi de kalplerin hastalıklarındandır. Şeref ve efendi olma isteği, bunların hepsi hastalıktır. İşte bu yüzden onları (dini esaslardan) tenazül ederken ve yalakalık yaparken bulursun. Onun niyeti ancak budur, bundan Allah’a sığınırız. Şeref, baş olma ve efendilik mücadelesi içine girme… Allah’tan. “Allah kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandıracak hiçbir kimse yoktur.” Hac 18. Allah’tan bizleri sevdiği ve razı olduğu şeylere muvaffak etmesini, bizim üzerimize dinimizi, ulemâmızı korumasını ve onlardan vefat edenlere de rahmet etmesini isteriz, Allah herkesi sevdiği ve razı olduğu şeylere muvaffak etsin.

 

Müslüman ülkelerinde kilise inşa etmenin hükmü

Hamdın tamamı alemlerin Rabbi Allah içindir, Salat ve Selam O’nun kerim olan elçisine, ashabına ve ona
tabi olanların üzerine olsun. Bundan sonra:
Mısırlı “el Yevmü’s Sabi” gazetesinin yayımladığı bir yazıya rastladım, o sayfada şu sözler geçiyordu:
(Kiliseler İnşa Kanunu onaylanmasından sonra bir sene….Papa Teodorus:
160 seneden fazla süren bir hatayı düzeltmiştir.. 3000’den fazla kilise ruhsat beklemektedir.. ve her yeni
bir şehirde kilise inşa edilmesi için tahsis edilen araziler hakkında genel kararlar.
6 Eylül 2017 Çarşamba Günü, saat 12.45.
Parlemento geçen 30 Ağustos’ta Mısır Kiliselerin İnşa ve Onarma kanun tasarısını onaylamıştır. Bu
kanun 150 senelik bir süreden bu yana Kıbtilerin ibadethanelerini ilgilendiren ilk kanundur. Kanundan
önce kiliseler “Hatt-ı Hümayun”’a göre inşa edilirdi. “Hatt-ı Hümayun” Osmanlı Dönemine ait bir
fermandı. O vakitlerde Mısır Osmanlı Devleti’ne bağlı bir vilayetti. Kiliselerin padişah fermanına bağlı
olarak inşa edilmesi asırlar boyunca çok zor bir iş olmuştur..)
Ben diyorum ki:
Allah Azze ve Celle şöyle demiştir: (Şüphesiz Allah katında din İslam’dır) Âl-i İmrân Sûresi, 19.
Ve Subhanehu şöyle demiştir: (Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul
edilmeyecek) Âl-i İmrân Sûresi, 85.
Ve İslam Alimleri kiliseler gibi içinde Allah’tan başkasına tapılan küfri mekanların inşa edilmesinin
haramlığına dair icma etmiştir.
Ve Şeyhü’l İslam İbn-i Teymiyye’ye Müslüman ülkelerinde kiliselerin (bulunması) hakkında ayrıntılı bir
soru soruldu. Kendisi (Rahimehullah) soruya şöyle cevap verdi:
“Elhamdülillahi Rabbi’l Alemin: Onların; ‘Müslümanların Hristiyanların mabetlerini kapatmakla
Hrıstiyanlara zulmetmişlerdir’ iddiaları bir yalandır ve Müslüman Alimlerin icmasına aykırıdır. Zira Ebu

Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed (b. Hanbel)’in mezhebi olmak üzere dört mezhep imamları ve Süfyan es-
Sevri, Evzai, Leys b. Sa’d ve onlardan önce gelen Ashab ve Tabiin gibileri, bir devlet liderin güçle ele

geçirdiği topraklardaki, Mısır’da, Irak’ta Sevad ve Berr-i Şam’da- durum olduğu gibi, bunda içtihat
ederek ve yıkılmasının caiz olduğu görüşünü savunan alimlere dayanarak, bütün kiliseleri yerle bir etse
liderin bu eylemi zülum olmaz. Hatta bu konuda liderin yaptığına şahit olanlar ona itaat ve yardım
etmeleri dinen vaciptir. Onlar (Hrıstiyanlar), Müslüman hükümlerini uygalamada itiraz ederlerse
antlaşmayı bozmuş olur ve böylece kanları ve malları helal olur.
Onların; ‘bu kiliseler Halife Hattab’ın Oğlu Ömer’in zamanında mevcut idi ve Raşit Halifeler bunu
onaylamışlardır’ sözleri yine bir yalandır. Çünkü Kahire’nin Hattab’ın Oğlu Ömer’den (Radıyallahu
anhu) üç yüz sene sonra ve Bağdat, Basra, Kufe ve Vasıt’tan sonra imar edildiği mütevatir ilimdendir.
Ve Müslüman (Alimleri), Müslümanların imar ettikleri şehirlerde Ehl-i Zimme’nin orada yeni kiliseler
inşa etmeleri doğru olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Tıpkı Hattab’ın Oğlu Ömer’in (Radıyallahu
anhu) onlara sulhla ele geçirilen topraklarda yeni kiliseler inşa etmemelerini şart koştuktan sonra
Müslümanların sulhla ele geçirdikleri (bölgelerde) eski kiliselerini serbest bıraktıkları gibi. Peki
Müslüman şehirlerinde hal nice olur? Hatta Irak ve Mısır gibi fethedilen topraklarda kiliselerin
varolduğu ve Müslümanlar da oraya bir şehir imar ettikleri bir durumda Müslümanların o kiliseyi
almaları caizdir, ki Müslüman şehirlerinde antlaşma olmadığı bir durumda kilise bulunmasın. Zira Ebu
Davud’un “Sünen”‘inde İbn-i Abbas Radıyallahu Anhuma’dan Rasulullah SallAllahu Aleyhi Ve Sellem’in
şöyle dediği senedi ceyyid olan bir rivayette yeralmaktadır: “Bir yerde iki kıblenin olması uygun
değildir. Bir Müslüman’a cizye yoktur.”
Bkz. “Mecmu’ül-Fetava” (c. 28 / 634-635)
Yine İbn-i Teymiyye (Rahimehullah) “Camiü’l-Mesail”’de şöyle demiştir (3/366): “Mısır topraklarının
sulhla alındığı rivayet olunmuştur ve fethedildiği de rivayet olunmuştur. Bu konuyla alakalı sahih
rivayetleri derince düşünüp değerlendiren alimlere göre iki durum da (iki duruma işaret eden rivayetler)
doğrudur. Zira ilk olarak sulhla ele geçirilmiştir, sonra o toprakların sakinleri antlaşmayı bozunca Amr
b. el-As (Radıyallahu anhu) Hattab’ın Oğlu Ömer’den (Radıyallahu anhu) yardım istemiştir ve Hattab’ın
Oğlu Ömer (Radıyallahu anhu) ona Zübeyr b. el-Avvam’ın (Radıyallahu anhu) aralarında yer aldığı
büyük bir orduyla yardım etmiştir ve Müslümanlar o toprakları ikinci defasında fethetmiştir. Bundan

dolayıdır ki, Bilal’ın (Radıyallahu anhu) Hattab’ın Oğlu Ömer’den (Radıyallahu anhu) Şam topraklarının
ordu üzerinde taksim edilmesini talep ettiği gibi, birçok yollardan Zübeyr’in (Radıyallahu anhu) de
Hattab’ın Oğlu Ömer’den (Radıyallahu anhu) Mısır’ın ordu üzerinde taksim edilmesini talep ettiği
rivayet olunmuştur. Bunun üzerine (Hattab’ın Oğlu Ömer) ashab (Radıyallahu anhum) ile bu konuyu
müşavere etmiştir. Ali b. Ebi Talib ve Muaz b. Cebel gibi ashabın büyükleri, Mısır’ın savaşmaksızın
Müslümanlara kazandırdığı mal olarak ayırmasına işaret etmişlerdir, ki bundan Müslümanların ilki ve
sonu faydalansınlar. Bunun üzerine daha önce Hattab’ın Oğlu Ömer’e (Radıyallahu anhu) bu konuda
ters düşenler kendisiyle hemfikir oldular ve bunlardan bazıları vefat ettiler. Sonra olay bu karar üzeri
sabitleştmiştir. Böylece diyebiliriz ki, Allah Müslümanları onların esirleri ve ele geçirdikleri mal, servet,
taşınabilir mal ve emlaklara sahip kıldığı gibi Allah Müslümanları fethettiklerine de sahip kılmıştır.
Emlakın kapsamına şu binalar girmektedir: kafirlerin ibadethaneleri, konutları, alışveriş merkezleri,
çiftlikleri ve diğer fayda sağlayan arazileri. Aynı şekilde taşınabilir malın kapsamına; hayvan, geçici mal
ve paranın girdiği gibi. Ve kafirlerin ibadethaneleri Müslümanların mülkiyetine ait olmamayı gerektiren
hiç bir özelliğe sahip değildir. Çünkü bu ibadethanelerdeki söylenen sözler ve yapılan ibadetler, ya (asıl
vasfını kaybetip) değiştirilmiştir ya da Allah’ın asla meşru kılmadığı ve sonradan ortaya çıkarılan veya
daha önce Allah’ın meşru kıldığı ve sonradan yasakladığı cinstendir.” Buraya kadar.
Ve İbn-i Kayyım (Rahimehullah) “Ahkamu Ehl-i Zimme” (3/1181) kitabında şöyle buyurmuştur: “Ve
İmam Ahmed (b. Hanbel) şöyle demiştir: Bize (Haddesena) Mu’temer b. Süleyman et-Teymi babasından
tahdis etmiştir (Haddesena: iki ravinin birbirini duyarcasına, aralarındaki görüşmeye işaret eden bir
sözcüktür), o da Hanaş’tan tahdis etmiştir, o da İkrime’den kendisinin şöyle dediğini tahdis etmiştir: İbn-i
Abbas’a Arap toprakları ve Arap Diyarı hakkında; Acemlerin o topraklarda yeni binalar inşa etmelerinin
doğru olup olmadığı sorulmuştur. İbn-i Abbas şöyle demiştir: (Araplar hangi toprakları şehir haline
getirmişse orada Acemin ne kilise inşa etmeleri, ne çan çalmaları, ne şarap içmeleri, ne de domuz eti
yemeleri caiz olmaz. Ve Acem hangi toprakları şehir haline getirip sonrasında Allah Araplara bu
toprakları fethetmelerini nasip edip o topraklara yerleştikleri vakitte Acem için antlaşmada ne (haklar)
varsa yerine getirilir Araplar da antlaşmaya riayet etmeleri gerekir ve Acem’e güçleri yetmedikleri
şeyleri emretmezler.)”
Abdullah b. İmam Ahmed şöyle demiştir: “babamın şöyle dediğini işittim: ‘Müslümanların şehir haline
getirdikleri topraklarda Yahudi ve Hristiyanların orada ne yeni kilise inşa etmeleri ne de çan çalmaları
doğru olmaz, onların kendi toprakları (Müslüman toprakları olmayan) bundan müstesna. Ve Müslüman
topraklarda açıktan şarap tüketme ve satmaları caiz olmaz.’” Buraya kadar.
Ben diyorum ki:
Ve Mısır topraklarının Müslüman mülkiyetine girdiğine ve kafirlerin ibadethaneleri, konutları, alışveriş
merkezleri ve tarım alanları buna dahil olduğuna dayanarak herhangi bir kilisenin inşa edilmesine
müsade edilmesi kesinlikle caiz değildir. Ve küffardan cizye alınması dinen vaciptir.
Rabi b. Hadi Umeyr el-Medhali
Pazarı Pazartesine bağlayan gece / 23 Rabiü’l Evvel 1440

Müslüman-ülkelerinde-kilise-inşa-etmenin-hükmü

Miraç kandilinin kutlamasının hükmü

Hamd Allah içindir, Salât ve Selâm Rasûlullah’ın, âlinin ve ashabının üzerine olsun. Bundan sonra:
İsra ve Miraç’ın; Rasûlu Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in doğruluğuna ve onun Allah indinde yüksek derecesine işaret eden Allah’ın yüce ayetlerinden olduğu konusunda herhangi bir şüphe yoktur.
Ve aynı zamanda Allah’ın mükemmel kudretine ve yarattıklarının üzerindeki yüceliğinin işaretlerindendir. Nitekim Allah Subhanehu Ve Teala şöyle buyurmuştur: “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah her türlü eksiklikten münezzehtir. Hiç
şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” İsrâ Sûresi, 1.

Ve Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in göğe yükseltilmesi ve kendisine göklerin kapıları açıldığı, böylece (Rabbinin) onunla istediği şeyleri konuştuğu, ona beş vakit namazı farz kıldığı, bunun öncesinde Allah (namazı) elli vakit olarak farz kıldığı ve beş vakite indirene kadar Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem devamlı Allah’a müracaat edip hafifletilmesini istediği de bizlere mütevatir derecesinde ulaşmıştır.
Böylece farz namazları vakit olarak beş ve sevap bakımından da ellidir, çünkü her hasenenin (iyiliğinin) karşılığı on misli sevaptır. Bütün nimetlerinden ötürü her türlü Hamd ve minnet Allah’a mahsustur.

İsra ve Mirac’ın hangi gecede olduğunun tayininde sahih hadislerde bir rivayet gelmemiştir. Ne Recep ne de başka bir ayda (sahih hadislerde belirtilmemiştir.) Hadis Ulemasına göre; İsra ve Miraç hakkında varid olan hadislerin hiçbiri Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den rivayet edildiği sabit değildir. Ve İsra ve Mirac’ın hangi gecede yeraldığının insanların unutturulmasında Allah’ın zirveye ulaşmış bir hikmeti vardır. Sahih hadislerde belirlendiği sabit olmuş olsa bile yine de Müslümanlara (o geceyi) herhangi bir
ibadetle özelleştirmeleri caiz olmazdı. Çünkü ne Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem ve ashabı, Radıyallahu Anhum bu geceyi ne kutlamışlardır ne de bir ibadetle onu özelleştirmişlerdir.

Mirac’ı kutlamak meşru olsaydı Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem bunu söz veya fiille ümmetine açıklamış olurdu. Bu
kutlamadan herhangi bir şey vuku bulmuş olsaydı kesinlikle bilinir ve tanınırdı ve ashab Radıyallahu Anhum bize (bu bilgileri) aktarırdı. Zira ashab, Nebileri Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den ümmetin ihtiyacı olduğu her şeyi aktarmışlar, din konusunda hiç bir şeyi ihmal etmemişlerdir, bilakis onlar bütün hayırlı işlerde öne geçenlerdir. Eğer bu gecenin kutlanılması meşru bir amel olsaydı ilk olarak ashab bunu kutlardı.

Ve Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem insanlara en çok nasihat eden insandır. Ve peygamberler en mükemmel şekilde tebliğ (görevlerini) ve emaneti yerine getirmişlerdir. Eğer bu gecenin yüceltilmesi ve kutlanması Allah’ın dininde yeri olsaydı kesinlikle Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem bundan habersiz olmaszdı ve onu gizlemezdi. Böyle bir durum da sözkonusu olmadığı için (Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in o geceyi yüceltip kutlamadığı için) o gecenin yüceltilmesi ve kutlanmasının İslam’da bir yeri
olmadığı anlaşılmıştır. Allah bu ümmet için dinini kemale erdirmiş ve nimetini tamamlamış ve dinde Allah’ın izin vermediği şeyleri teşri edenleri kınamıştır. Nitekim Allah Teala apaçık Kitabında, Mâide Sûresinde şöyle buyurmuştur: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” Mâide Sûresi, 3.
Ve Şûrâ Sûresinde Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Yoksa, Allah’ın izin vermediği bir dini kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var? Eğer (cezaların ertelenmesine dair) kesin hükmü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz, zâlimler için elem dolu bir azap vardır.”

Ve bid’atın müthiş tehlikesine ümmetin dikkatini çekerek, işlenilmesinden ümmetini nefret ettirerek Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den sahih hadislerde bid’attan sakındırma ve sarih olarak bid’atın dalalet
olduğu sabit olmuştur. Bu rivayetlerin arasında yer alan Sahiheyn’de Aişe Radıyallahu Anha’dan Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Kim bizim bu işimizde ona ait olmayan bir şeyi ihdas ederse o şey reddolunmuştur.” Ve Müslim’in rivayetinde: “Kim bizimemretmediğimiz bir amel işlerse o (amel) reddolunmuştur.” Ve Sahih-i Müslim’de Cabir Radıyallahu Anhu’nun şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Bundan sonra: Sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabı, yolların en hayırlısı Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yoludur. İşlerin en şerlisi muhdes olanlardır. (Muhdes: dinden olmayan şeyin din adına çıkarılmasıdır) Dine sonradan sokulan her şey bid’attır, her bid’at dalalettir.” İmam Nesa’i senedi ceyyid olan şu ziyadeyle rivayet etmiştir: “ve her dalalet ateştedir.” Sünen’de İrbad b. Sariye’den kendisinin şöyle dediği rivayet olunmuştur:

“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize belig (çok tesirli) bir öğüt verdi. Bu öğütten dolayı kalpler ürperdi, gözler yaşardı. Bizler: ‘Ey Allah’ın Rasûlu! Bu öğüt, sanki ayrılmak üzere olan
birinin öğüdüne benziyor, bari bize bir tavsiyede bulun’ dedik. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem şöyle demiştir: ‘Size, takvayı ve başınıza bir Habeşli köle bile emir olsa, onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Benden sonra sağ kalıp uzunca bir hayat sürenler pek çok ihtilaflar göreceklerdir. O zaman sizin üzerinize gerekli olan, benim sünnetime ve doğru yolda olan Hulefâ-yi Râşidîn’in sünnetine sarılmanızdır, ona sımsıkı tutununuz ve azı dişlerinizle sarılınız.
Muhdesattan (sonradan ortaya çıkarılmış şeylerden) kaçınınız. Zira her muhdes bid’attır ve her bid’at dalâlettir (sapıklıktır).’” Ve bu manadaki hadisler pek çoktur. Bid’atlardan sakındırma ve korkutma ashabtan ve ardından gelen Salih Seleften sabit olmuştur.

Bu (bid’atlardan sakındırma ve korkutma) ise ancak bid’atların; dinde ziyadelere ve Allah’ın izin vermediği bir teşri’e sebep olduğu için ve Yahudi ve Hrıstiyanlar olmak üzere Allah’ın düşmanlarının dinde yeniliklerde bulunmaları ve Allah’ın izin vermediği, dinde bid’atlar ortaya çıkarmaları hususunda onlara benzemeye çalışma mahiyetinde olduğu için yapılmaktadır. Ve hakeza bunların hepsinin İslam dinini aşağılama ve eksiklikle suçlamayı gerektirdiği için ve ne kadar büyük bozgunluğa ve çirkin münkere sebep olduğu ve Allah’ın “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” sözüyle çatıştığı ve Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in bid’atlardan sakındıran ve nefret ettiren hadisleriyle çeliştiği için (ashab ve Salih Selef bid’atlardan sakındırmış ve ona karşı insanları korkutmuştur.) Ve umarım ki hakkı arayan için onun bu bid’atı eleştirirken dile getirdiğimiz deliller yeterli ve ikna edici olmuştur.

Demek istediğim şudur: Miraç Kandilinin (İsra ve Miraç gecesinin) kutlanılması, ondan sakındırılması, onun İslam dininde kesinlikle hiç bir yeri olmaması. Ve Allah’ın Müslümanlara yönelik nasihati, dinde teşri ettiği şeylerin ve ilmi gizlemeyi haramlılığını beyan etmelerini zorunlu kıldığı için bir çok topraklarda yayılan bu bid’atı Müslüman kardeşlerimin dikkatine sunmak istedim, ki bazı insanlar bunu dinden saymaya başladılar. Allah’a tüm Müslümanların durumunu ıslah eylemesini, onlara dinde fıkıh (derin anlayış) nasip etmesini, bizi ve
onları hakka sımsıkı sarılmayı ve üzerinde sebat etmeyi, ona ters düşen her şeyi terketmeyi sorarız, şüphesiz ki Allah bunun sahibidir, buna şüphesiz gücü yetendir.

Davetul Enbiya

Kaynak: “Mecmu’ul Fetava ve Makalatin Mutenevvi’a li’ş-şeyh İbn-i Baz (1/183)



Regaip kandili bidat mı ?

Regaip ve Recep ayındaki yapılan bidatlar.

Soru: bazı insanlar Regaip namazıyla ve ayın 27. gecesini ihya ederek Recep ayını özelleştirmektedirler. Bunların şeriatta aslı var mıdır?

Cevap: Recep ayını özelleştirerek Regaip veya Miraç kandili olduğu iddiasıyla 27. gecesini ihya etmenin tamamı bidattır, caiz değildir, şeriatta aslı yoktur. İlim ehlinden muhakkıklar bu konuya dikkat çekmişlerdir ve biz bu konu hakkında birden fazla ifadeler yazıp insanlara Regaip namazının bidat olduğunu açıklamışızdır. (Regaip namazı) insanların Recep ayının ilk Cuma gecesindeki yaptıkları ibadettir. Aynı şekilde Receb’in 27. gecesinde, bu gecenin İsra ve Miraç gecesi (Miraç Kandili) olduğunu itikat ederek onu kutlamak gibi, hepsi şeriatta aslı olmayan bidatlardandır. İsra ve Miraç gecesinin tam hangi ayda olduğuna dair bir tek nass gelmemiştir.

Hangi gecede bilinmiş olmuş olunsa bile yine kutlanılması caiz olmazdı çünkü Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve Sellem o geceyi kutlamamıştır. Aynı şekilde Peygamberimizin Raşid Halifeleri ve diğer Ashabı, Radıyallahu Anhum, (bunu kutlamamışlardır). Eğer bu kutlamaların sünette yeri olsaydı bizden önce onlar kutlamış olurlardı. Hayrın tamamı onlara tabi olmaktad ve onların menhecini izlemektedir. Nitekim Allah Azze Ve Celle şöyle buyurmuştur: “İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır.

Allah onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.” Tevbe Sûresi, 100. Ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in şöyle dediği sahih olarak rivayet olunmuştur: “Kim bizim bu işimizde ona ait olmayan bir şeyi ihdas ederse o şey reddolunmuştur.” Sahih olduğu üzerinde ittifak edilmiştir. Ve yine Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem şöyle demiştir: “Kim bizim emretmediğimiz bir amel işlerse o amel reddolunmuştur.” Müslim tahriç etmiştir. Hadisteki gelen “fehuve redd/reddolunmuştur” “kendisine reddolunmuştur” manasına gelir.

Ve Sallallahu Aleyhi Ve Sellem hutbelerinde şöyle buyururdu: “Bundan sonra: Sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabı, yolların en hayırlısı Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yoludur. İşlerin en şerlisi muhdes olanlardır. (Muhdes: Dinden olmayan şeyin din adına çıkarılmasıdır) Dine sonradan sokulan her şey bid’attır, her bid’at dalalettir, her dalalet ateştedir.” Yine Müslim tahriç etmiştir. Demek ki Müslümanların tamamı için vacip olan sünnete ittiba etmek, o yolda istikamet etmek, onu birbirine tavsiye etmek ve bidatlardan sakınmaktır.

Bunun hepsi Allah’ın şu sözüne dayanılarak yapılması gerekir: “Ve iyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın.” Mâide Sûresi, 2. Ve Subhanehu’nun şu sözüne dayanarak “Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).” Asr Sûresi. Ve Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in şu sözüne dayanarak: “’Din nasihattır’. Kimin için nasihattır ey Rasulullah? denildi. ‘Allah için, Kitabı için, Rasulu için, Müslümanların liderleri ve onların geneli için’ buyurdu.” Müslim Sahihinde tahriç etmiştir. Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in Recep’te Umre yaptığına dair Sahiheyn’de gelen İbn-i Ömer Radıyallahu Anhuma hadisinden dolayı Recep’te Umre yapmanın bir sakıncası yoktur. Ve Hafız İbn-i Recep’in (Rahimehullah) “El-Leta’if” adlı kitabında Ömer ve oğlu ve Aişe’den (RadıyAllahu Anhum) rivayeten zikrettiği üzre Selef de Recep’te Umre yaparlardı ve İbn-i Sirin’den Selefin bu şekilde yaptıklarını nakletmiştir. Tevfik veren Allah’tır.

Şeyhü’l Allame AbdulAziz b. Baz (Rahimehullah)

https://www.sahab.net/forums/index.php?app=forums&module=forums&controller=topic&id=143596

Şiiliğin Müslüman topraklarda yayılmasının tehlikesi

Rafizilik nedir ?

Arap ülkelerinde, Râfizî mezhebinin yayılma faaliyetlerinin önünün açılmış olması
fevkalâde üzücü bir gelişmedir. Bu mezhep hakikaten de ciddi bir şekilde
yayılmıştır. Bu mezhebin yayılmasının arkasında Fars İran liderleri, İslama, Hakka
ve tevhid ehline düşman olan İran âyetullah ve mollaları vardır. Bunlar, Râfizî
mezhebinin yayılması için ellerindeki her türlü zenginliği kullanmaktadırlar. Bu
yayma hareketine, İslam ülkelerini kontrol altına almak için çetin bir mücadele ve
müthiş bir planlama eşlik etmektedir.
Allah; Ehli Beyt’i Râfizîlerden, onların aşırıya giden mezheplerinden ve küfre
dayanan (küfrü gerektiren) aşağıda sıralanmış usûllerinden berî kılmıştır.
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının tekfîr edilmesi.
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin, dürüst ve emin olan
sahabeler yoluyla geldiği için reddedilmesi.
Kur’an’ın tahrîf edilip, münafıklara indirilen nassların sahabeye atfedilmesi.
Ateşe girme konusunda tehdît içeren âyetlerin, başta Ebu Bekir ve Ömer
olmak üzere sahabeye atfedilmesi.
Ve son olarak; sena ve vaad içeren âyetlerin sahabe ve Âl’i Beyt’e
atfedilmesi.
“Allah: ‘İki ilah edinmeyin, O ancak tek bir ilahtır.’ dedi.” [Nahl, 51] gibi
Allah’ın ilahlığına işaret eden tevhîd âyetlerini, kendi imâmlarına indirilmiş
saymaları yine taşkınlıklarının bir göstergesidir. Kur’an nasslarının çoğunu ne
kadar da değiştirip tahrîf etmişlerdir.
Bunların gerçek dînlerini öğrenmek isteyenler bu hususun temel mercîleri sayılan
ve tahrîf hususunda Yahudileri ve Hıristiyanları bile geçen Kuleynî’nin Kâfî’si, El
Kummî Tefsiri ve El Ayyâşî Tefsiri’ni okusunlar.
Cezayir’de, bu aşırı sapık ve yıkıcı mezhebin yayılması, açıkçası kalpleri kederle
dolduran bir durumdur. Cezayirlilerin büyük bir kesiminin Rafz akîdesini
(Râfizîlik) benimsediğini ve bu toplumdan büyük bir sayının Râfizî Kum şehrinde
öğrenim gördüklerini bizzat kulaklarımızla işittik.
Her ne kadar devlet ve alimler tarafından bir direniş mevcut olsa da, bu direniş
maalesef çok zayıf. Peki dînimiz için Kur’an ve Sünnet için Peygamberimizin ashabı
için olması gereken kıskançlık nerede?
Ey Cezayir hükümeti ve halkı! Bu mezhebin yayılması karşısında sessiz kalmanız
vallahi dininiz, hayatınız, siyâsetiniz ve âhirette Allah ile buluşmanız açısından çok
kötü ve tehlikeli sonuçlara neden olacaktır. Çünkü en dehşet verici kötülüklerin ve
bu çok büyük tehlikenin karşısında sessiz kaldınız.
WWW.DAVETUL -ENBIYA.COM

S a y f a | 1

Râfizî dîninin, Cezâyir ve diğer İslam ülkelerinde yayılışı hakkında uyarı.
Bu yıkıcı tehlikeye karşı durulması için Allah’tan, müslümanları şuurlandırmasını
ve akıllarını çalıştırmasını niyaz ederim. Büyük sapıklık ve kötülükler yayan medya
kanallarının kapatılması, bu mezhebin yayılmasının önlenmesinde en önemli
adımlardan olacaktır.
Sırasıyla Râfizîlerin uyguladıkları bazı usûller:
1. Sahabeyi tekfîr edip onlara dil uzatmak Râfizîlerin usûl-u dînlerindendir. Bu ise
ancak sahabe aracılığıyla bilinmesi mümkün olan İslam’ın yıkılması demektir.
Sahabe İslam dinini en mükemmel şekilde yaymışlardır.
2. İmâmet anlayışı; Râfizîlerin usûl-u dînlerinden olup, onların dîni temellerinden
sayılır. Bu, Râfizîlerin aşırıya gittikleri bir konudur. Çünkü dînin temellerini
Rasûlullah beyan etmiştir ve bu temellerin arasında İmâmet yoktur.
3. On iki imâma imân etmek, Râfizîlerde usûl-u dîndendir. Onların imâmlıklarını
tanımayan ise onlara göre kafirdir.
4. Onlar nezdinde, imâmları günah işlemekten hatta yanılmaktan ve unutmaktan
bile masumdurlar. imâmlarını nebî ve rasûllerden daha üstün kabul ederler.
5. Râfızîler, imâmlarının gaybı bildiklerine ve kâinâtın her bir zerresinde tasarruf
sahibi olduklarına itikâd ederler. Bu ise küfrün en büyüklerindendir. Şöyle ki,
imâmları gaybı bilmede ve kâinatta tasarruf etmede Allah’a ortak koşmuşlardır.
6. Yine yalan söyleyerek, Rasûlullah’ın hilâfet için Ali’yi vasî tayin ettiğini ve
Sahabenin, halifeliği Ali’den gasp ettiklerini iddia etmektedirler. Bu iddia bir yalan
olup sapıklıklarının, sahabeye karşı sergiledikleri azgınlığın ve onları tekfir edip
lanet etmelerinin temelini oluşturur.
7. Yine onların iddia ettikleri hurafe ve efsanelerinden olan ve 1200 yılı aşkın bir
süredir serdapta bekledikleri, Ehli Beyt’ten olan Mehdileri vardır. Daha ortada
olmadığı halde onun, on ikinci imâm olduğunu iddia ederler. Zikrettikleri Mehdî ise
aslında daha yaratılmamıştır. Rasûlullah’ın bahsettiği Mehdî haktır, gerçektir ama
Rafizîlerin iddia ettiği aynı Mehdî değildir. Yine efsanelerinden biri de, iddialarına
göre Râfızîlerin imâmlarından biri olan Mûsâ b. Câfer’in kendi döneminde
yaşayanlara şöyle dediğidir: “Eğer siz uzun yaşarsanız onu göreceksiniz”. Bu
vaadin üzerinden 1249 sene geçtiği halde onu hâlâ görmemişlerdir. Bu durum
onların bu sözünün asılsız olduğunun göstergelerindendir. Mûsâ b.Cafer hakkında
uydurdukları bir yalandır.
WWW.DAVETUL -ENBIYA.COM

S a y f a | 2
Râfizî dîninin, Cezâyir ve diğer İslam ülkelerinde yayılışı hakkında uyarı.
8. Ric’at akîdesi; Şiilerin, İmâmiyye tâifesine göre imânın temellerinden sayılır.
Râfizî dinine göre bu akideye itikâd etmeyen kâfirdir. El-Âlûsî der ki: “Ehli Sünnet
mezhebine göre doğru itikâd, ölülerin kıyâmetten önce dünyaya bir daha
dönmeyeceği doğrultusundadır.”
İmâmiyye’nin tamamı ve bazı başka Râfizî fırkaları ise Ric’at akîdesi üzeredirler.
Yine onlar Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, El-Vasiy (Ali radiyAllahu anhu), El-
Sibteyn (Hasan ve Hüseyin radiyAllahu anhuma) ve onların düşmanları saydıkları
üç halîfe (Ebu Bekir, Ömer ve Osman), Muâviye, Yezîd, Mervân, İbn Ziyâd ve
benzerleri ile diğer imâmlar ve onları öldürüp zulmedenlerin hepsinin Mehdî’nin
gelişinden sonra Deccâl hadisesinden önce diriltilip işkence edileceği ve kısasa
tabi tutulacağını ve daha sonra onların ölecekleri ve kıyamet günü tekrar
diriltileceklerini söylemişlerdir. Allah bu Rafizîler’in belasını versin.
9. Onların, Sahabenin Kur’an’ı tahrîf ettiği iddiası ise akîdelerinin temellerindendir.
Haşa! Rasûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbı, Allah’ın kitabından bir
kelime dahi tahrîf etmemişlerdir. Allah’ın kitabını tahrîf edenler ancak Rafizîlerdir.
Onların, Kur’anın lafızlarına ve manalarına yaptıkları tahrîfler ne kadar da çoktur.
Tahrîflerinin çoğu ise vaad ve tehdît âyetlerindedir.
Kafirler ve münafıklar hakkında inen âyetleri de sahabeye isnad ediyorlar. Aslında
onlar, yani Râfızîler bu âyetlerin muhtevasına daha müstehaktırlar.
10. En önemli usûllerinden biri de takiyyedir. Onlara göre takiyye, dînin onda
dokuzu dur. Takiyyesi olmayanın ve takiyye yapmayanın dîni yoktur. Ebu Cafer’e,
onun şöyle dediğini nisbet ederler: “Allah bize ve size dîninde takiyye den başka
bir şeyden razı olmamıştır”. Yine Ebu Cafer’e: “Takiyye benim ve atalarımın
dînindendir, takiyyesi olmayanın imânı da yoktur” dediğini nisbet ederler. Bkz.
El Kafi El Kuleyni 2.C 217-218.
11. Kabirlerin üzerine türbe inşa edilmesi, -özellikle imâmlarının kabirlerikabirlerin
tavaf edilmesi, kabirdekilerden yardım istenmesi, bunlar için büyük
miktarda paraların sarf edilmesi, onlara adaklar adanması ve eşiklerine
kurbanların kesilmesi onların dînlerindendir. Bu ameller ise şirkin en
büyüklerindendir.
12. Dînlerinin önemli parçalarından birisi de; Önceleri Rasûlullâh’ın ihtiyaç ve
zarûret halinde ruhsat verip daha sonra Allah´ın emriyle ümmetini bundan
nehyettiği muta nikahıdır. Muta nikahının haramlığını rivâyet edenlerden biri de
Ali (radiyAllahu anhu) dur. Şia ise, muta nikahını müstehap sayıp onun faziletlerine
dair şeriatlarında akıl almaz rivâyetler nakletmişlerdir. Şu rivayetler gibi:
WWW.DAVETUL -ENBIYA.COM

S a y f a | 3

Râfizî dîninin, Cezâyir ve diğer İslam ülkelerinde yayılışı hakkında uyarı.
“Kim mümine bir kadınla muta yaparsa yetmiş defa Kabe’yi ziyaret etmiş gibi
olur.” Ve yine Saduk, Sadık(aleyhisselam)’ın şöyle dediğini rivâyet etmiştir:
“Şüphesiz ki muta benim ve atalarımın dinindendir. Kim onunla amel ederse
bizim dînimizle amel etmiş ve kim de onu inkar ederse dînimizi inkar etmiş
ve dînimizden başka bir dîne inanmıştır.”
Bu şekli ile Muta nikahı, onlar nazarında onu terk edenin kafir olacağının en önemli
asıllarındandır. Yine rivayetlerinden biri de şudur: “Kim ki bir defa muta yaparsa
onun derecesi Hüseyin’in derecesi gibidir. Kim iki defa muta yaparsa onun
derecesi Hasan’ın derecesi gibidir. Kim üç defa muta yaparsa Ali’nin derecesi
gibidir. Kim de dört defa muta yaparsa onun derecesi benim derecem
gibidir.”
“Aleyhisselam” kelimesi, onların (Râfızîler) tabirlerindendir. Dinimize göre doğru
olan ise; eğer onlardan biri sahabeden ise “radiyallahu anhu” denilmesi, tabiinden
ve sonra gelenlerden ise “rahimehullah” denilmesidir.
Bu, Râfızîlerin dîninden bir kesittir. Şu da var ki onların sapıklıkları ve küfürleri
ciltleri doldurur cinstendir.
Yazan: Rabî b. Hâdî b. Umeyr El-Medhalî
Tarih: 21 Cemadi El Ahire 1432
1. Ric’at akîdesi : İmâmiyye’nin birçok ölünün kıyamet gününden önce dünyaya
tekrar dönmesi gerektiğine dair inancı.

TAHZÎRUN MİN İNTİŞARİ DÎN’İR-RAVÂVİZ FÎ’L-CEZÂIR VE GAYRİHÂ MİN
BULDÂNİ’L-MUSLİMÎN.
RÂFIZÎ DİNİNİN CEZAYİR VE DIĞER İSLAM ÜLKELERİNDE YAYILIŞI HAKKINDA
UYARI
http://www.rabee.net/ar/brochures.php?id=3
WWW.DAVETUL -ENBIYA.COM