Fukahâ-i İslâm ve makâmları

İbnü’l Kayyım, “İ’lâmü’l Muvakki’în ‘An Rabbi’l-Alemîn’de” (1/8) şöyle demektedir….

 

Fukahâ-i İslâm ve makamları:

 

İkinci bölüm: Fukahâ-i İslâm ve ahkâm istinbât etme alanında uzman olan, helal ve haram kaidelerini zaptetme konusuna zirve önem gösteren ve insanlar arasında sözleri üzerine fetvaların döndüğü/müracaat edildiği kişiler; onlar yeryüzünde, semadaki yıldızlar gibidir, onların sayesinde zifiri karanlıklarda yolunu kaybetmişler doğru yolu bulur. İnsanların alimlere ihtiyacı suya ve yemeğe olan ihtiyaçlarından daha büyüktür. Ve Kuran’ın nassıyla alimlere itaat, anne ve babaya itaatten daha ağır bir farziyettir, nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” Nisâ Sûresi, 59. Abdullah b. Abbas’tan (radıyAllahu anhuma) kendisinden rivayet edilen iki rivayetin birisinde, Cabir b. Abdullah, Hasan-ı Basri, Ebu’l Aliye, Ata b. Ebi Rabah, Dahhak ve Mücahid’ten rivayet edilen iki rivayetin birisinde şöyle derler: “ulu’l-emir, onlar ulemadır.”ulu’l-emir, onlar ulemadır- sözü meseleyle ilgili İmam Ahmed’ten rivayet edilen iki sözünden birisidir. Ve ikinci rivayette Ebu Hureyre ve İbn Abbas radıyAllahu anhuma, Zeyd bin Eslem, Suddi ve Mukatil şöyle derler: “onlar emirlerdir (yani yöneticiler).” Bu söz İmam Ahmed’ten gelen ikinci rivayettir.

 

Yöneticilere İtaat, Ulemaya itaate tabidir:

Hulasa, yöneticiler ilme uygun emirler verdikleri zaman onlara itaat edilir. Nitekim yöneticilere itaat alimlere itaate tâbidir. Çünkü itaat ancak iyilikte ve ilmin vacip kıldığı şeylerde olur. Alimlere itaat Resul’e (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) itaate tâbi olduğu gibi, yöneticilere itaat de alimlere itaate tâbidir. İslam’ın kaim olması yöneticiler ve alimlerden oluşmak üzere bu iki taifeyle gerçekleştiği ve insanlar da onlara tabi olduğu için, yeryüzünün ıslahı ve bozulması da bu iki sınıfın ıslahı veya bozulmasıyla  gerçekleşir. Nitekim Abdullah b. el-Mübarek ve başkaları şöyle demişlerdir: “İnsanlardan iki sınıf vardır ki; onlar bozulduğunda bütün insanlar bozulur. Onlar düzeldiğinde bütün insanlar da düzelir. ‘Kimdir bunlar’ diye sorulduğunda: bunlar; âlimler ve yöneticilerdir” buyuruldu. Ve Abdullah b. el-Mübarek şöyle demiştir:

Gördüm ki günahlar kalpleri öldürüyor – Onda ısrar etmek ise zillete neden oluyor,

Terk etmek ise kalpleri canlandırır – Nefsin için ona karşı gelmen en hayırlı olandır,

Yöneticilerden başka kim dini bozdu ki – Ve beraberinde papazlar ve ruhbanlar.

 


1.“insanlar arasında, sözleri üzerine fetvaların döndüğü/müracaat edildiği kişiler;” yani; gündemdeki önemli meselelerde fetva için kendilerine başvurulan büyük alimler.

Peygamberin Gönderilmesinin Nedeni

Allah, müşrikler hoşlanmasa bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hidayet ve hak dinle göndermiştir ve elçisine (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hikmetle, güzel öğütle ve mücadelenin en güzel şekliyle hak dine davet etmesini ve hakkı ortaya koymayı emretmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:

 

(فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ)

“Şimdi sen, sana emrolunanı açıkça ortaya koy ve Allah’a ortak koşanlara aldırış etme.” Hicr Sûresi, 94

 

Allah; fitne bitinceye ve Dîn, sırf Allah için oluncaya kadar ve inkar edenlerin sözünü alçaltmak için Resûlu Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) müşriklere, kafirlere ve münafıklara karşı Kur’an’la ve kılıçla cihad etmesini emretmiştir, Allah’ın sözü ise en yücedir. Böylece Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) kendisine ölüm gelinceye kadar hakkı açıkça ortaya koyarak ve hakkıyla cihad ederek bu müthiş zorunlu görevi yerine getirmiştir.

 

Ve Raşid Halifeleri Resûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) gittiği yolu izleyerek Arap yarımadasında mürtedlere karşı cihad edip, çok tehlikeli bir riddet hareketine son vermişlerdir. Sonra cihad sancağını bölgenin her tarafına taşımışlardır ve sonunda Allah onlara; Rumlar, Farisiler ve başkaları gibi zamanın en çetin küfür güçlerine karşı, yardım etmiştir. Ve sonuç itibariyle Allah’ın vaadi gerçekleşmiştir.

 

(وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا ۚ يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا ۚ وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ)

“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” Nûr Sûresi, 55.

 

Ve Allah’ın İslam’ı onunla izzetlendirdiği o zekalı ve maharetli mü’minlerin lideri Hattab oğlu Ömer (radiyallahu anhu) fitne, bozgunculuk ve şer karşısında sağlam duvar ve açılmaz bir kapıydı. Bunun üzerine zındıklar ve mecûsiler Hattab oğlu Ömer’e karşı komplo hazırlayıp bu komployu suikastla gerçekleştirmişlerdi (radiyallahu anhu ve ardahu). Hattab oğlu Ömer (radiyallahu anhu) yeryüzünü adalet, iman ve nurla doldurduktan sonra Rabbinin huzuruna şehit olarak varmıştır. Öldürülmesiyle o sağlam kapı kırılmış ve fitneler cereyan etmeye başlamıştır. Ve fitne Raşid Halife Osman b. Affan’ın (radiyallahu anhu) dönemindeki müslümanların saflarına sızmıştı. Durum gitgide kötüleşerek bu halifenin öldürülmesine neden oldu ve radiyallahu anhu Rabbinin huzuruna şehit ve mazlum olarak varmıştır. Bu fitnelerden dolayı Raşid Halife Ali b. Ebi Talib ile Muaviye b. Ebi Süfyan’nın (Allah ikisinden de razı olsun) aralarında olanlar olmuştur. Ama her iki taraf da müçtehittir (içtihat yapmıştır). Doğru sonucu elde edene iki sevap ve hata yapana da bir sevap vardır.

 

Sonra bidat ehli ve hariciler fitnesi cereyan etmeye başlamıştır. Hariciler ibadette çok gayretli olmalarına rağmen Resûlullah onları şu vasıflarla tanımlamıştır:

 

“Bunlar, okun yaydan fırladığı gibi dinden çıkıp giderler!”

“mahlukatın en şerlileridir”

“yeryüzündeki en şerli insanlardır”, 

“nerede rastlarsanız onları öldürün. Zira, onları öldürene, Allah’ın vereceği sevap vardır.” 

 

Resûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) bu tanımlamasında ehli bidata yaklaşmaya ve şefkat göstermeye çağıran davetçiler için müthiş ibretler vardır, ki ehli bidat harici sapıklarından daha şerlidirler, daha sinsidirler ve hilebazlıkta daha ileriye giderler. Böylece Ali (radiyallahu anhu) Resûlullah’ın emriyle onları katletmiştir.

 

Sonra rafizilik ve zındıklık zuhur etmiştir ve Ali (radiyallahu anhu) mü’minlerin kalpleri için rafizileri ve zındıkları ateşe vermekten daha sağlıklı bir yöntem olmadığını kararlaştırmıştır. Ali’ye (radiyallahu anhu) bu rafizileri ve zındıkları ateşe vermekte sahabeden katılanlar olmuştur. Bu şekilde Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) ve ashabı bize bidat ehli ve zındıklara karşı kararlılıkla davranmamızı emretmiştir.

 

Zaman geçerek ve İslam’ın en hayırlı nesli yok olmasıyla beraber bidatler giderek yayılmıştır, bidatin kapsamı genişlemeye ve bidat fırkaları çoğalmaya başlamıştır. Böylece; Resûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) bidat fırkaları hakkında yaptığı şu haberler gerçek olmuştur:

 

“Muhakkak ki siz, sizden önceki ümmetlerin adetlerine karış karış arşın arşın uyacaksınız. O derecede ki onlar bir keler deliğine girseler siz de onlara mutlaka tabi olacaksınız” Biz bunun üzerine: “Yahudi ve Hristiyanları mı kastettiniz ey Resûlullah?” O da: “başka kim olabilir” diye cevap verdi.

 

Yine başka bir sözünde Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

 

“Yahudiler 71 fırkaya, Hristiyanlar 72 fırkaya ve benim ümmetim 73 fırkaya bölünecektir, biri müstesna bütün fırkalar ateştedir.” Ashab: “ateşten kurtulan fırka kimlerdir diye sorduğunda Resûlullah “bugün benim ve ashabımın yolunda bulunanlardır” buyurdu. Başka bir lafızda “onlar cemaattir” buyurmuştur.

 

İbnu’l Mübarek, Yezid b. Harun, İbnu’l Medini, Ahmed b. Hanbel, Buhari, Hatibu’l Bağdadi, İbn Teymiyye ve İbn Receb gibi büyük İslam alimleri “Fırkatu’n-Naciye’yi” ve “Taifetu’l-Mensura’yı” -ehli hadis ve onların menhecine uyanlar- yönünde tefsir etmişlerdir. Ve bu tefsir en çok “Emrullah (emrullah: kıyamet kopmadan önce esen bir esinti) gelinceye kadar, ümmetimden bir taife hak üzere zahir olmaya devam edecektir, ne onları yarı yolda bırakanlar ne de onlara ters düşenler zarar verebilecektir ve bunlar böyle kalacaktır” hadisi üzerinden gelmiştir.

 

Fitnelerin başlamasından beri ve ümmetteki bidatin sayısı gitgide artarak ve nihayet sözü geçen sayıya vardığından beri bu yana, ehli hadis hâlâ; Allah’a ve hakka davet ederek, nebevi ilimleri yayarak ve muhafaza ederek, tuzak kuranların tuzaklarına ve yalan söyleyenlerin yalanlarına ve cahillerin hatalı tefsirlerine karşılık vererek Allah’ın emirlerini yerine getirmektedirler. Ehli hadisi bu görevden ne bir eziyet ne de tuzak kuranların tuzakları ne de komplocuların hileleri engelleyebilir. Ve İmam Ahmed ve AbdulGani el-Makdisi ve İbn Teymiyye’nin döneminde hasıl olduğu gibi, musibetler ancak hak üzere sebatlarını çoğaltır ve batıla karşı direnişlerini güçlendirir.

 

Kaynak:

“Menhecu Ehli’s-Sünneti Fî Nakdi’r-Ricâli Ve’l-Kutubi Ve’l Cema’âti (s. 15 – 18)”

Dr. Rabî b. Hâdî el-Medhalî

Sadakanın değeri

“Eğer sadaka veren sadakasının fakirin eline geçmeden önce Allāh’ın eline geçtiğini bilseydi, sadaka verenin yaşadığı lezzet sadakayı alanın yaşadığı lezzetten daha büyük olurdu.”

İbnu’l Kayyım Rahimehullāhu Teālā.
Medāricu’s Sālikīn (1/26)

Hanefī Ālimlerin kabirler üzerine binalar yapmanın zararını beyān etmelerindeki gayretleri ve bu yapıların derhal yıkımına girişilmesine dair (irād ettikleri) nassları.

Şemsuddin el-Afgani

“Cuhûdu Ulema-i Hanefiyye Fî İbtâli Akâid’il Kubûriyye.” (s. 1642/ C. 3)

Hanefî Âlimlerin kabirler üzerine binalar yapmanın zararını beyân etmelerindeki gayretleri ve bu yapıların derhal yıkımına girişilmesine dair zikrettikleri nassları.

“Bağdat’taki hanefîlerin müftüsü İmâm Mahmûd el-Âlûsî (1270 h.), kabirlerin üzerine mescidler ve kubbelerin bina edilmesinin haramlığı ve bunların yıkılmasının vâcip olduğuna, bunun (kabirler üzerine mescid ve kubbe yapmanın) Allah’ın lanetini gerektirdiğine, bunun geçmiş kâfirlerin fiilerinden olup, Allah’a şirk koşmanın sebeplerinden ve büyük ve helâk edici günahlardan olduğuna, bu kabirlere yönelik ve onlar üzerinde namaz kılmanın, kabirlerle teberrük etmenin, tüm bunların büyük haramlardan olduğuna dair bir çok hadis  zikretmiştir.                                                                                                                       Sonra şöyle demiştir: (Kişinin kabrin yanında kabirden bereket umarak namaz kılmayı istemesi, bundan nehyeden (yasaklayan) delilin varlığı gereği sonra da icmânın varlığı gereği, Allah’a ve rasûlüne düşmanlığın ta kendisidir. Ve bu kabirlerin ve üzerindeki kubbelerin yıkılması için derhal girişimde bulunması vâciptir. Zira onlar Mescid-i Dırâr’dan daha zararlıdırlar, çünkü onlar Rasûl’ün emrine karşı gelinerek yapılmıştır. Peygamber Aleyhi’s Selâtu ve’s Selâm bunu yasaklamıştır ve yükseltilmiş kabirlerin yıkılmasını emretmiştir. Ve kabirlerin üstündeki bütün kandillerin yok edilmesi vâciptir ve bunların kabir üzerine ne vakıf olarak ne de adak olarak konulması doğru değildir. Rûhü’l Meânî Tefsiri (15/238).”

Kaynak: “Cuhûdu Ulema-i Hanefiyye Fî İbtâli Akâid’il Kubûriyye.” (s. 1642/ C. 3)
Referans: “Cuhûdu Ulema-i Hanefiyye Fî İbtâli Akâid’il Kubûriyye.” (s. 1642/ C. 3)
Anahtar Kelimeler:  Tevhid, Uluhiyet, Kabir, Davet, İslam
Kategori: Tevhid

Mülhitlere karşı hadis

İlhād ve Allah’ın dininden sapmaya karşı Peygamberimizin hadislerini yayma ve Sünneti beyan etmek.

Seyh: Ebū Osmān es-Sābūnī

Ebū Osmān es-Sābūnī (Rahimehulllah) “‘Akīdetü’s-Selef Ve Ashābü’l-Hadīs” (s. 302) isimli kitabında Fakīh Ebū Nasr Muhammed b. Sellām el-Belhī’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Mülhitler için hadis dinlemesi ve hadisin isnadıyla rivayet edilmesinden daha ağır bir şey yoktur.”

Dipnot
Mülhit; Allah’ın varlığını ve ulūhiyetini inkar eden kimsedir.
Referans: Akīdetü’s-Selef Ve Ashābü’l-Hadīs
Anahtar Kelimeler:
Kategori: Sünnet Hadis